![]() |
|
|||||||
| Tarih Forum, Tarih Forumları Dünyadaki Savaşlar,Gizli Savaşlar,Suikastler, Ve Genel Tarih. |
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
![]() Ruh hali
Mesajlar: 7.725 Konular:
212
Durumu :
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() İletisim :
|
Mustafa kemall Ataturk
daha da yakından görmüştü. Mustafa Kemal burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizli Beyrut Yafa ve Kudüs'te de kurdukları cemiyeti genişletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik'e geçerek burada da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam'a döndü. Bir süre daha Şam'da kaldı. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve Şam'daki Ordunun Kurmay Başkanlığında bir göreve getirildi. Mustafa Kemal 13 Ekim 1907'de merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı. Bu Karargâhın Selânik'teki şubesinde çalışmak üzere Selânik***8217;e geldi. Bu sıralarda Selânik'teki "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" üyelerini de içine almış olan ittihat ve Terakki Cemiyeti faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal de Selânik'e gelişini takiben bu cemiyete dahil olarak hizmet görmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması yapılacak yenilikler onun da baş düşüncesiydi. Selânik'e gelişini takiben kısa bir süre sonra 22 Haziran 1908 de Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişliği de 3. Ordu Karargâhındaki görevine ek olarak kendisine verildi. Bu esnada Rumeli'de faaliyet gösteren "İttihat ve Terakki Cemiyeti" Abdülhamit'i 1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan'ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. "Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilânına uzandı. 23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilân edildiği zaman Mustafa Kemal Kolağası rütbesiyle Selânik'te askerî görevini sürdürmekte bir yandan da "İttihat ve Terakki Cemiyeti" içinde çalışarak İstanbul'daki siyasi gelişmeleri yakından izlemektedir. O II. Meşrutiyet gibi büyük bir inkılâbı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi gereğine inanıyordu. Fakat kendisinin görüşleri "İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine uymadı. Buna rağmen fikirleriyle zamanın söz sahibi kişilerini uyarmaktan da çekinmiyordu. II. Meşrutiyet'in ilânı üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki İstanbul'da 13 Nisan 1909'da bu harekete karşı bir isyan gelişti. Mustafa Kemal 31 Mart Vak'ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli***8217;de oluşturulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığına getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul'a geldi. Hareket Ordusu'nun gerek yolda gerekse İstanbul'daki sevk ve idaresinde Kurmay Başkanı olarak önemli hizmetler gördü. 1911 Mart'ında Arnavutluk'ta bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın yanında görev aldı. Mustafa Kemal 15 Ocak 1911'de 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak önce 5. Kolordu Karargâhında daha sonra yine Selânik'te bulunan 38. Piyade Alayı'nda görevlendirildi. 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'da Genelkurmay Başkanlığında bir göreve tayin edildi. Mustafa Kemal bu atama üzerine İstanbul'a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığında çalıştı. 5 Ekim 1911'de İtalyanlar Trablusgarp'a hücum ederek istilâ hareketlerine başlamışlardı. Mustafa Kemal bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911'de İstanbul'dan ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu.12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda 27 Kasım 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti. 1912 yılı Ekiminde Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan hareket ederek İstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Mustafa İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazını geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun başarılı savunması karşısında muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi. Donanması ile Boğazı geçemeyen düşman bu defa Gelibolu Yarımadasını çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken Genelkurmay Başkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasına karar vermiş Komutanlığına da Alman Generali Liman von Sanders'i atamıştı. Liman von Sanders muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa Kemal'in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereğince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı'ya geçti. Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal'i buldu. Mustafa Kemal çıkarmanın başladığını görür görmez kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na sevketmişti. Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz kuvvetleri o gün Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi. Mustafa Kemal Çanakkale Cephesindeki bu üstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti. Mustafa Kemal 27 Ocak 1916'da karargâhı Edirne'de bulunan 16. Kolordu Komutanlığına atandı. Kısa süre sonra bu Kolordu'nun aynı isimle Diyarbakır'da kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak 11 Mart 1916'da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesine tayin edildi. 1 Nisan 1916 da Generalliğe yükseltildi. 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti itilâf devletleri ile Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak I. Dünya Savaşından çekildi. Mustafa Kemal Paşa Mondros Mütarekesi'nin imza edildiği günün ertesi 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirildi ise de artık yapacak bir şey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kumandanlığı'nın da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana'dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. 16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun'da Anadolu topraklarına ayak bastı. Kendisinin Anadolu'ya gönderiliş gerekçesi "Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve tedbir almaktan ibaretti. Mustafa Kemal Paşa Amasya Tamimi adıyla ünlü bu genelgesini yaptıktan sonra Erzurum'a geçmek üzere 27 Haziran 1919'da Sivas'a geldi. Şehirde kaldığı 1 günlük süre içinde Erzurum Kongresi'ni takiben Sivas'ta yapılacak Kongre için ilgililere gerekli direktifleri vererek Erzurum'a hareket etti. Atatürk 3 alınan bir karar gereğince doğu illerini kapsayan bir kongrenin hazırlıkları içinde idi. Mustafa Kemal'in Heyet-i Faale reisi olarak bu kongreye iştiraki mümkündü; fakat o bu kongreye özellikle Erzurum'dan üye olarak iştirak etmek istiyordu. Ne çare ki Erzurum üyeleri evvelce seçilmişti; ama buna da bir çözüm bulundu. Erzurum'un iki değerli evlâdı Kâzım Yurdalan ve Cevat Dursunoğlu Erzurum üyeliğinden istifa etmek suretiyle yerlerini Mustafa Kemal ve Rauf Bey'e bıraktılar. Bu suretle Mustafa Kemal Paşa'nın kongreye girişi meşruluk kazandı. Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919'da tek katlı bir ilkokul salonunda 62 delegenin iştirakiyle toplanmıştı. Kongre bir kurucu meclis gibi çalışarak 14 gün devam etti ve 7 Ağustos 1919 da çalışmalarına son verdi. Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış delegelerin isim okunarak yoklaması yapıldıktan sonra başkanlık seçimine geçilmişti. Yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa başkan seçildi. Millî Mücadeleye bayrak olan bir kongrenin Erzurum'da toplanışı bir tesadüfün eseri değildi. Mondros Mütarekesi'nden sonra müdafaa şuurunun en keskin bir şekilde meydana çıktığı bölgelerden biri Erzurum idi. Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Türk Kurtuluş Savaşı' nın ilk temelleri bu Kongre'de atılmış alınan tarihî kararlar Millî Mücadele'nin temel kurallarını oluşturmuştu. Erzurum Kongresi memleketin bütününü ilgilendiren tarihî kararlarıyla bölgesel bir kongre olmaktan çıkmış kendisinden sonra gelişecek tüm olayları büyük ölçüde etkilemişti. Zira Sivas Kongresi kararları Erzurum Kongresi kararlarına dayandı. Misak-ı Millî'nin esasında Erzurum Kongresi kararları yer aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu. Mudanya ve Lozan antlaşmalarının bağımsızlığı savunan ruhu; ilhamını Erzurum Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu irade-i milliyeyi hâkim kılmak esasında toplandı. Sivas Kongresi günlerinde de memleketin içinde bulunduğu ağır mütareke şartları bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi'nin milletimiz aleyhine haksız ve insafsız bir şekilde uygulanması İzmir'e çıkmış olan Yunanlıların İtilâf devletlerinden aldığı cüretle Anadolu'nun içine doğru ilerlemesi çeşitli şehirlerimizin işgali Sivas Kongresi günlerinde de birbirini izledi. İşte böyle bir hava içinde Mustafa Kemal Paşa bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi'ne iştirak etmek üzere 2 Eylül 1919'da Erzurum'dan Sivas'a geldi.Sivas Kongresi 4 Eylül 1919 günü o zamanlar "Mekteb-i Sultanî" olarak kullanılan bir binanın salonunda 38 delegenin iştiraki ile toplandı. Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919'da Heyet-i Temsiliye seçimini takiben bir beyanname yayımlayarak çalışmalarına son verdi. İlk oturumda yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa. başkan seçildi. Erzurum Kongresi'ni takiben bütün memleketi temsil eden böylesine önemli bir kongrenin özellikle Sivas'ta toplanışı şehrin stratejik durumu ile ilgili idi. Anadolu'nun ortasında yer alan bu şehrimiz -mütareke şartları gereğince İtilâf devletlerini temsilen bazı subaylar bulunmasına rağmen işgal altında değildi. Kongrenin 38 üyesinden 31'ini Batı ve Orta Anadolu illerinden gelen üyeler 7'sini ise Doğu Anadolu illerini temsilen Erzurum Kongresi'nce seçilen Heyet-i Temsiliye oluşturmuştu. Böylece Batı ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle Doğu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye Sivas Kongresi'ne memleket çapında bir genişlik ve bütünlük kazandırdı. Sivas Kongresi'nin önemli bir özelliği de delegelerin vatanın kurtuluşu ve milletin mutluluğundan başka hiçbir kişisel maksat izlemeyeceklerine mevcut siyasî partilerden hiçbirinin amaçlarına hizmet etmeyeceklerine dair Kongre'de yemin etmeleri olmuştu. Bu suretle Millî Mücadele'nin hiçbir siyasî parti adına yapılmadığı tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacına yönelik bir hareket olduğu açıkça belirtilmiş oluyordu. Mustafa Kemal Paşa 27 Aralık 1919'da bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri i1e beraber Ankara'ya gelmişti. Artık Millî Mücadele Ankara'dan yönetiliyor İstanbul'daki asker ve sivil birçok vatansever Bağımsızlık Savaşında görev almak üzere Ankara'ya geliyordu. Bir süre sonra 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul İtilâf devletleri tarafından fiilen işgal edildi. Şehir yabancılar tarafından tamamen askerî kontrol altına alınmıştı. Bu şartlar altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceğini anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu. Mustafa Kemal İstanbul'un işgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek Ankara'da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler süratle sonuçlandı. Nihayet 23 Nisan 1920'de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de başkan seçilerek artık Türk bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan askerî siyasî ve sosyal lideri oldu. Diğer taraftan İzmir'e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru taarruza hazırlanıyordu. Mütareke ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış silâhları alınmış olduğundan işgal altındaki yörelerde düşmana ancak mahallî kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. Bu düşman saldırılarının yanı sıra Anadolu'nun bazı yörelerinde Anzavur gibi Çopur Musa gibi Postacı Nâzım gibi aldatılmış kişilerin elebaşılık ettiği iç isyanlar devam ediyordu. Bütün bu iç ve dış güçlüklere zor şartlara rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı. Doğu cephesinde XV. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz büyük başarılar kazandı. Bu bölgede Oltu Sarıkamış ve Kars'ı işgal suretiyle sınır şehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920'de taarruza geçilerek merkezi Erivan'd bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu mağlup edildi ve 29 Eylül 1920'de Sarıkamış 30 Ekim 1920'de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin barış isteği üzerine 2/3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi. Gürcistan'a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz tahliye ettirildi. Güney cephesinde de Adana Urfa Antep ve Maraş bölgelerinde Fransız birlikleriyle mahallî kuvvetler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu. Sonuçta Fransızlar 12 Şubat 1920'de Maraştan 11 Nisan 1920 günü de Urfa***8217;dan çekilmek zorunda kaldılar. 21 Ekim 1921'de Fransızlarla yapılan "Ankara Antlaşması" Adana Mersin Gaziantep ve diğer bazı şehirlerimizin kurtuluşuna uzandı. Yunanlılar 1920 Haziranında Ankara'da kurulan iki aylık yeni hükümetin içinde bulunduğu güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı Cephesinde umumî taarruza geçmişler büyük kısmı ile gönüllülerden oluşan kuva-yı milliye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa'yı 29 Ağustos 1920 günü de Uşak'ı işgal etmişlerdi. Yunanlılar 6 Ocak 1921 günü hem Bursa hem Uşak cephelerinden süratle ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları Türk kuvvetlerini zayıflayan mevzilerinde âniden bastırıp mağlup etmek bu suretle Eskişehir ve Afyon'u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plan gerçekleştirildiği takdirde henüz sekiz aylık millî hükümeti doğduğu yerde boğmak kolayca ortadan kaldırmak mümkün olacaktı. Düşmanın taarruz hedefi olarak seçtiği Eskişehir de Afyon da askerî yönden önemli kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden çıkışı önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi demekti. Düşman taarruzu i1e gelişen bu kritik durum üzerine Batı ve Güney Cephesi komutanları vaziyeti görüşerek Kütahya ve Gediz'e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin büyük kısmını vakit geçirmeksizin İnönü ve Dumlupınar mevzilerine sevk etmeyi kararlaştırdılar. Ancak Batı Cephesi kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. Eğer Yunanlılar bizden daha önce İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse mukavemetsiz Eskişehir'e kadar yol almış olacaklardı. O halde yapılacak iş son süratle İnönü mevzilerine yetişerek ilerleyen düşmanı burada durdurmak olacaktı. Öte yandan Yunanlılar sürâtle ilerleyerek 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık'ı 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük'ü işgal ettiler. Fakat bütün bu işgallere güç şartlara iki ayrı düşmanla savaş mecburiyetine rağmen sonucun zaferle biteceği hususunda başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. I. İnönü Muharebesi 9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden şiddetli taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü şimdi Türk Kurtuluş Savaşında dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yıllar sonra bu muharebeyi idare eden komutana Atatürk tarafından "İnönü" soyadı verilecekti. Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar oldu. Yunanlıların her taarruzu karşı taarruzla cansiperane püskürtülüyor ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlaşılan düşman umduğunu bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler yerine Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları onlar gerçekten şaşırtmıştı. Savaş 10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün şiddetiyle devam etti. O sabah Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz'den muharebe meydanına gelmiş savaşı bizzat ateş hattında idareye başlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman kuvveti mevzilerimizdeki bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesinin karargâhı bulunan İnönü istasyonunun kuzeyine kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karşısında cephe karargâhı istasyondan alınarak süratle İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi. Askerlerimiz aralıksız devam eden düşman taarruzlarını bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı.Sonunda tükenen gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini edemeyeceğini anladı. Artık bu safhada onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri 10 Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye başladılar. Bu zafer müjdesi üzerine 11 Ocak 1921 günü Atatürk Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey'e şu telgrafı çekiyordu: "Bu başarının mukaddes topraklarımızı düşman istilâsından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını Allah'tan diler Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu zafer dolayısıyla tebrik ederim".Gerçekten I. İnönü zaferi Atatürk'ün ifadesiyle kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmuş onu II. İnönü Sakarya 26 Ağustos ve 30 Ağustos gibi daha büyük zaferler izlemiştir. I. İnönü zaferi içerde ve dışarıda büyük etkiler yarattı; büyük siyasî gelişmelere sebep oldu. Bu zaferden sonradır ki ümitsizlikler boğulmuş yeni kurulan devlet sarsılmaz temeller üzerine oturmaya başlamış 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmişti. Yine bu zaferle içerde asayiş ve güven sağlanmış düzenli ordu kurma çalışmaları daha da kolaylaşmıştı. I. İnönü zaferinin dışarıdaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu düşman karşısında ilk sınavını veriyor dost ve düşman önünde yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer yabancı devletlere de artık millî hükümetin hatırı sayılır bir varlık olduğunu gösteriyordu. Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilâf devletleri 21 Şubat 1921'de toplanan Londra Konferansı'na İstanbul Hükümeti i1e beraber Ankara Hükümetini de çağırdılar. Ancak zaferin gerçek sahibi Ankara Hükümeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri Osmanlı heyeti içinde yer almayıp millî davayı savunmak üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar ki Osmanlı baş delegesi Sadrazam Tevfik Paşa konferansta söz hakkını Ankara Hükümeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde kaldı. İşte bu gelişmeler sonucu İtilâf devletleri yeni bir barış teklifi hazırlamak zorunda kaldılar. Yine I. İnönü zaferinin millî hükümete kazandırdığı dış itibar sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova Antlaşması" imzalandı. Londra'da da Fransa ve İtalya ile barış yolunda bazı müzakereler oldu. Ancak Yunanlılar bu mağlubiyetten ders almayarak kısa süre sonra 23 Mart 1921 günü aynı cephelerden tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921 günü Yunanlıların İnönü mevzilerine taarruzu ile başlayan II. İnönü muharebesinde de düşman taarruzları birincisinde olduğu gibi durduruldu. 31 Mart 1921'de Batı cephesi kuvvetlerinin karşı taarruza geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye başladılar. Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurdukları muharebe meydanını tekrar terk zorunda kaldılar. Bu suretle Batı cephesinde düşmana karşı II. İnönü Zaferi adını alan bir büyük başarı daha kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya gönderdiği kutlama telgrafında: "Siz orada yalnız düşmanı değil milletin ters talihini de yendiniz!" diyordu. 1921 yılının Temmuz başlarında Yunanlılar Ankara Hükümetinin reddettiği Sevr Antlaşmasını gerçekleştirmek amacıyla Anadolu topraklarına durmadan kuvvet çıkararak Türklere karşı yeni bir taarruza hazırlandılar. Nihayet bu genel düşman taarruzu 10 Temmuz 1921 günü bütün Batı Cephesi boyunca takviyeli kuvvetlerle başladı. Harekât ilerledikçe Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasında yer yer şiddetli çarpışmalar oldu. Ancak gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönünden Türk kuvvetlerinden sayıca fazla durumda bulunan Yunanlılar birçok yerleri işgal ettiler. Afyon Eskişehir Kütahya Bilecik art arda düşman eline geçti. Cepheden gelen bu kaygı verici haberler üzerine 18 Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Ankara'dan Karacahisar'daki Batı Cephesi Karargâhına geldi. Takviyeli kuvvetlerle gelişen Yunan ilerleyişi karşısında o günkü şartlar altında imkânları sınırlı Türk ordusu için daha da ileri kayıpları önlemek üzere yeni bir strateji tespitine gerek gördü ve Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya şu direktifi verdi: "Orduyu Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak lâzımdır ki orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir!" Bu strateji uygulandı ve Batı Cephesindeki Türk ordusu geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz 1921'de tamamen Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi. Bu karar harp yönetimi bakımından isabetli bir davranıştı. Zira kayba uğrayan azalan kuvvetlerimizin tutunduğu mevzilerde tazelenen taarruz gücüne karşı çekilmeksizin uzun sure direnmesi daha büyük kayıpların sebebi olacaktı. İnkılâp Tarihimizde "Kütahya-Eskişehir Savaşları" adını alan ve Sakarya'nın doğusuna çekilmemizle sonuçlanan bu çarpışmalarda ordumuz kendisinden sayıca 2 misli fazla düşman kuvvetleri karşısında oldukça ağır zayiat vermiş gerek çarpışmalar gerekse geri çekiliş esnasında şehit yaralı ve kayıp olmak üzere 40.000'e yakın silâhlı kuvvetimiz yok olmuştu. Ayrıca araç ve gereç kaybımız da büyüktü. Ordumuzun bu Sakarya'nın doğusuna çekiliş günlerinde Bakanlar Kurulu tekrar gelişebilecek yeni bir Yunan taarruzuna karşı tedbir olmak üzere Hükümet Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye nakline karar verdi; ancak Meclisten onay almak gerekiyordu. Hükümet kararı Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis şahlanmıştı: "Biz buraya kaçmaya mı geldik yoksa düşmanla dövüşmeye mi?" Millet temsilcileri Ankara'yı harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye kadar dövüşmekti. Bu heyecanlı konuşmalar üzerine Meclis tahliyenin aksine Ankara'nın müdafaasına bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına karar verdi. Bütün bu zor şartlara geçici çekilişe rağmen sonunda düşmana kesin darbe indirileceğine dair başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Mustafa Kemal Paşa'ya göre "Pek uzak olmayan bir gelecekte karşımızdaki Yunan ordusu tükenecek sonunda imhası mümkün hale gelecekti." Ancak başarının en önemli şartı herkesin bu sonuca candan inanması ve bu uğurda maddî ve manevî tüm güçlerini memleket savunmasına yöneltmesi idi. Ayrıca unutulmaması gereken nokta ordumuz düşmanın arzu ettiği yerde değil bizim arzu ettiğimiz yerde kesin muharebeye girecek ve ona orada kati darbeyi vuracaktı. Bu bakımdan gerektiğinde geri çekilişin bazı yerleri düşmana terk edişin büyük bir önemi yoktu. Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulamak gerekiyordu. Ne çare ki liderlerin bu inancına rağmen Sakarya'nın doğusuna çekilmenin yarattığı maneviyat bozukluğu Meclise de aksetmişti. Yeni bir ordu oluşturulurken meydana gelen bu ağır kayıp bu çekilme ister istemez sarsıntılara sebep olmuş; bazı çevreleri haklı olarak endişe ve tedirginlik kaplamıştı. Bu hava içinde 4 Ağustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda askerî durum ve Başkomutanlık teşkili üzerinde heyecanlı görüşmeler oldu. Milletvekilleri yorgun orduyu yeniden canlandıracak memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi aramaktadırlar. Bu çare Mustafa Kemal'in fiilen ordunun başına geçmesidir. Çünkü o katıldığı bütün savaşlarda yenilmemiş kumandandır. Bu sebepledir ki konuşmalar onun başkomutanlığı üzerine alması görüşünde birleşti. Taraftarları gibi muhalifleri de kendisinden ordunun başına geçmesini istemektedirler. Meclis'in büyük çoğunluğu taraftarları kurtuluş için tek çarenin bu olduğu başka çıkar yol bulunmadığı fikrindedirler Meclis'te 4 Ağustos 1921 günü başlayan bu görüşmeler ertesi gün de aynı heyecanla devam etti. Mustafa Kemal Paşa önce tartışmaların dışında kaldı. Ancak konuşmamasının tavrını açıkça ortaya koymamasının onun da gelecekten ümitsiz olduğu şeklinde yorumlanması ihtimaline karşı kendisini Başkomutan görmek isteyen millî iradenin bu ısrarı karşısında Meclis Baş kanlığına şu önergeyi sundu: "Meclis'in sayın üyelerinin umumî surette beliren arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi kendi üzerime almaktan doğacak yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddî ve manevî kuvvetini en kısa zamanda artırmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haiz olduğu yetkileri fiilen kullanmak şartıyla üzerime alıyorum. Hayatım boyunca millî hâkimiyetin en sadık bir hizmetkârı olduğumu milletin nazarında bir defa daha doğrulamak için bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca istiyorum". Bu önerge Meclisin yetkilerini kullanma isteği sebebiyle bazı itirazlara sebep oldu. Ancak durum olağanüstü bir durumdu ve ölüm kalım mücadelesi gibi olağanüstü şartlar konuşuyordu. Bu şartlar içinde Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilen görev gerçekten çok büyük ve önemli diğer bir ifade ile Türk milletinin mukadderatı ile ilgili idi. Düşman karşısındaki cephede vakit geçirmeksizin en seri en doğru kararları verebilmek ancak Meclisin yetkilerini anında kullanmakla mümkündü. Nihayet Meclis bu isteğinde kendisini haklı gördü. Görüşmeler sonucu 5 Ağustos 1921 günü "Mustafa Kemal Paşa'ya 3 ay süre ile askerliğe ait hususlarda Meclisin yetkilerini kullanmak koşuluyla Başkomutanlık tevcih eden Kanun Büyük Millet Meclisi'nde oybirliği ile kabul edildi..Başkomutan artık plânını yapmış ve kesin şekilde uygulamaya başlamıştır. Hedef muvaffakiyete götürecek bütün tedbirleri en kısa zamanda almaktır. Bu amaçla 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri kendi imzasıyla 10 adet "Tekâlif-i Milliye" yani "Millî Vergi" emri yayımladı. Bu emirler gereği her ilçede bir "Millî Vergi Komisyonu" kuruluyordu. Her evden ordunun ihtiyacı için bir kat çamaşır bir çift çorap bir çift çarık isteniyordu. Ordunun malzeme ihtiyacı için tüccarın elinde bulunan stoklardan yüzde kırkına parası zaferden sonra ödenmek üzere el konuluyordu. Herkes hububat hayvan ve yem bakımından stoklarının yüzde 40'ını yine parası sonradan ödenmek üzere orduya verecekti. Halkın elinde bulunan savaşa elverişli bütün silâh ve cephane 3 gün içinde ordu ambarına teslim edecekti. Memleketteki demircilerin dökümcülerin marangozların sanayi imalâthanelerinin listesi çıkacak ve sahiplerinin isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket gelecekteki zafer için olağanüstü bir seferberliğe davet edilmişti. Başkomutan bu acil tedbirleri aldıktan sonra 12 Ağustos 1921 günü Ankara'dan hareketle Polatlı'daki Cephe Karargâhına geldi. Artık Mustafa Kemal Paşa cephede ve fiilen Türk ordusunun başında idi. Yunan ordusu 13 Ağustos 1921 günü Sakarya'daki Türk mevzilerine doğru yeniden ileri harekâta başladı. 15 Ağustos 1921 günü Yunan Kralı Konstantin ordularına "Ankara'ya!" emrini verdi. Durmaksızın ilerleyen Yunanlılar birçok şehir ve kasabalarımızı işgal ederek sonunda Sakarya'daki savunma hattımıza dayandılar. 23 Ağustos 1921 günü Yunan ordusunun taarruzu ile Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Bütün cephe boyunca taarruz ve karşı taarruzlarla çok şiddetli muharebeler oldu. Yunan taarruzu bir çok yerde kıtalarımız tarafından düşmana ağır zayiat verdirilerek durduruldu. Ancak takviyeli Yunan kuvvetlerinin önemli mevzilerimizi ele geçirdikleri Polatlı'ya kadar yaklaştıkları top seslerinin Ankara'dan duyulduğu zamanlar oldu. Türk mevzileri bir çok noktada yarılmasına rağmen her nokta inatla savunuluyor kaybedilen her hattın gerisinde yeni bir savunma hattı oluşturuluyor böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmiyordu.Zira Başkomutan savaş stratejisi için şu formülü koymuştu: "Hatt-ı müdafaa yoktur sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler ona tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmağa ve mukavemete mecburdur". Başkomutanın ortaya koyduğu harp yönetimi bakımından büyük önem taşıyan bu kural Sakarya'da aynen uygulanmış ve mukaddes vatan toprakları her kaybedilen hattın gerisinde vakit geçirmeksizin yeniden bir hat teşkili suretiyle sonuna kadar savunulmuştur. Düşman aştığı her tepenin ardında "Ankara var!" hülyasıyla harp ediyor Mustafa Kemal Paşa ise Yunan kuvvetlerini son darbeyi indireceği yere memleketin harim-i ismetine çekiyordu. Nihayet düşmanın taarruz gücü ilerleme kuvvet ve kudreti gittikçe tükenmeye başladı. Yunan birlikleri ana mevzilerinden çok uzaklaşmış gerçekten Türklerin harim-i ismetine düşmüştü. Artık taarruz sırası Türklerindi. 10 Eylül 1921 günü başlayan karşı taarruzumuzla düşmana ağır zayiat verdirilmiş bu taarruz sonucu Yunanlılar batıya doğru çekilmeye başlamıştı. Bütün savaş boyunca cepheden ayrılmayan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa zaman zaman da en ileri mevzilerde görülmüş hatta ateş hattına girmişti. Başkomutanın en ileri hatta taarruz eden kıtaların yanında görülmesi ve muharebeyi ateş hattında bizzat takip edişi şüphesiz ki subay ve erlerimizin maneviyatları üzerinde büyük tesir yaptı. "Sakarya Meydan Muharebesi" adını alan bu büyük ve kanlı savaş 22 gün 22 gece devam etmiş ve nihayet 13 Eylül 1921 günü düşman Sakarya Nehri'nin doğusunda tamamen imha edilerek büyük bir zafer kazanılmıştı. Bu anlamlı ve büyük başarı üzerine 19 Eylül 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'ya Kanunla Müşir (Mareşal) rütbesi ve "Gazi" unvanı verildi. Sakarya Zaferinin sonuçları siyasî alanda da kendisini gösterdi. 13 Ekim 1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması 20 Ekim 1921'de Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı. Sakarya Meydan Muharebesinden sonra mağlup Yunanlılar Afyon-Eskişehir hattına kadar çekilmişler bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirmek önemli yerleri tel örgülerle takviye etmek suretiyle savunmada kalmışlardı. Düşmanın bu geniş hat üzerinde üç kolordusu bulunuyordu. Yunanlıların tutundukları bu son mevzilerden de atılmaları Türk ordusunun kesin sonuçlu bir muharebeyi kazanmasına gerek gösteriyordu. Ancak bu suretle düşmanın Anadolu'dan tamamen çıkartılması mümkün olabilecekti. Diğer taraftan gerek Yunanlılar gerekse İngilizler mevsimin ilerlemiş olduğu Türk hükümetinin içinde bulunduğu güçlükler ve Anadolu'daki ekonomik durumun ağırlığı sebebiyle Türk ordusunun genel bir taarruzunu imkânsız görüyorlar; ordumuzun bir süre daha dayandıktan sonra ister istemez barış isteğinde bulunacağını hesaplıyorlardı. Bu sebeple kendileri barışa yanaşmıyorlar işgal ettikleri toprakları ellerinde bulundurarak vakit kazanmak suretiyle daha kârlı çıkmayı amaçlıyorlardı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ise düşmanın hayal ürünü bu hesaplarının dışında taarruz hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanını ve şeklini son derece gizli tutuyordu. Nihayet eldeki bütün imkânlar kullanılarak memleketin maddî ve mânevî bütün güçleri seferber edilerek taarruz zamanının geldiğine karar verildi. Ama yine de Yunanlılar asker sayısı araç ve gereç yönünden üstünlüklerini korumakta idiler. Başkomutan tarafından en ince ayrıntılarına kadar hazırlanan Büyük Taarruz ve onu izleyecek meydan muharebesi planı 27/28 Temmuz 1922 gecesi Akşehir'e çağrılan ordu komutanlarına açıklandı. Onların da görüşleri alınarak Batı Cephesi Ordularına 6 Ağustos 1922'de gizli olarak "taarruza hazırlık" emri verildi. 26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30 da topçularımızın ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu başladı. Başkomutan da bu esnada Kocatepe'de bulunuyordu. Taarruz kısa sürede Afyon Konya demiryolu hattı boyunca başarılı bir şekilde gelişti. Bu hattın güneyinden I. Ordu kuzeyinden II. Ordu taarruz ediyordu. Ancak cephenin ağırlık merkezi I. Ordu bölgesinde toplanmıştı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın büyük bir basiretle ateş hattında yönettiği bu taarruzda ordumuzun Genelkurmay Başkanlığını Fevzi (Çakmak) Paşa Batı Cephesi Komutanlığını İsmet Paşa üstlenmişti. I. Ordu'ya Nurettin Paşa II. Ordu'ya Yakup Şevki Paşa Süvari Kolordusu'na da Fahrettin (Altay) Paşa komuta ediyordu. Süratli taarruz sonucu 26/27 Ağustos gecesi Yunan ordusunun bir çok mevzisi düşürüldü. Ani baskın şeklinde gelişen bu taarruz karşısında şaşıran Yunanlılar çekilmeye başladı. 27 Ağustos 1922'de ordumuz düşman işgalindeki Afyon'a girdi. Türk ordusunun bu ilerleyişi karşısında Yunan ordusu Dumlupınar mevzilerine çekilme kararı aldı. Kuvvetlerimiz 29 Ağustos günü de Dumlupınar mevzilerine taarruza başladı. 30 Ağustos günü Dumlupınar bölgesinde 200.000 kişilik Yunan ordusu tamamen kuşatılmıştı. "Başkomutan Meydan Muharebesi" adını alan savaşta düşmanın büyük kısmı imha edildi. Kütahya da ordumuz tarafından kurtarılmış bulunuyordu. Ancak mağlup düşmanın çekilme yollarının da kesilmesi ve İzmir doğrultusunda aralıksız takibi gerekiyordu. Başkomutan 1 Eylül 1922 günü komutası altındaki kuvvetlere: "Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir ileri!" emrini verdi. Son süratle İzmir yönünde ilerleyen kuvvetlerimiz 1 Eylül' de Uşak'ı 2 Eylül'de Eskişehir'i 3 EyIül'de Nazilli Simav Salihli Alaşehir ve Gördes'i 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i 7 Eylül' de Aydın'ı 8 Eylül'de de Manisa'yı kurtardılar. Bu takip esnasında l. Yunan Ordusu Komutanı General Trikopis ile 2. Yunan Ordusu Komutanı General Diyenis ve bir kısım yüksek rütbeli Yunan subayları esir alındılar. Nihayet Türk birlikleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e ulaştılar. Bu sabah Kadifekale'de Türk bayrağı dalgalanıyordu. Artık Anadolu 4 yıl süren düşman istilâsından düşman işgalinden kurtarılmış "Türkiye Türklerindir!" gerçeği bir kere daha gözler önüne serilmişti. Mondros Mütarekesiyle başlatılan ve Sevr Antlaşmasıyla gerçekleştirildiği zannedilen Türk milletini Anadolu topraklarından çıkarmak ve tarihten silmek isteyen korkunç ve hain zihniyete karşı milletimizin maddî ve manevî bütün güç kaynaklarını seferber ederek kazandığı bu büyük zaferler Atatürk'ün ifadesi ile tek bir amaca yönelikti: "Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!" 11 Ekim 1922'de İtilâf devletleriyle imzalanan Mudanya Mütarekesi ile silâhlar bırakıldı; Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki çarpışmalara son verildi. Yine bu anlaşmaya göre Edirne'yi de içine almak üzere Doğu Trakya'nın Yunanlılar tarafından tahliyesi kabul edildi; İstanbul ve boğazlar bazı kayıtlarla idaremize bırakıldı. 1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile saltanatla hilâfet birbirinden ayrılarak saltanat kaldırıldı. Meclis'in bu kararı üzerine Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle yurt dışına çıktı. Artık sıra barış görüşmelerine gelmişti. Lozan Barış Konferansı 20 Kasım 1922 günü toplandı. Aylarca süren zaman zaman da çok çetinleşen bu görüşmelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetini -Mudanya görüşmelerinde olduğu gibi- İsmet (İnönü) Paşa temsil ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlığı bütün dünyaca onaylanıyor millî sınırlarımız çiziliyor ekonomik alanda Osmanlılar devrinden kalma eski pürüzler temizlenerek kapitülâsyonlar kaldırılıyordu. 13 Ekim 1923'de Ankara Büyük Millet Meclisi kararı ile Türkiye Devleti'nin Hükümet Merkezi oldu. Artık mevcut yönetimin isminin de açıkça ifadesi ve ilânı gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923 akşamı -yapıları bir Anayasa değişikliği ile- Cumhuriyet ilân olundu. Bu sonucu takiben Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa oybirliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. 3 Mart 1924'te halifelik de kaldırıldı ve son halifeyle beraber Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı. Bu devre esnasında şapka ve kıyafet inkılâpları yapıldı. Tekkeler zaviyeler türbeler kapatıldı; Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı. Lâik devlet prensibi kabul edilerek din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında şeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medenî Kanunu'yla beraber birçok yeni kânunlar kabul edildi. İlim ve kültür işlerine büyük önem verildi. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Medreseler kapatılarak Cumhuriyet okulları açıldı. Eğitim ve öğretimde millî bir yol takip edildi. Harf inkılâbı meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasına dayanan Türk alfabesi yapıldı. Üniversitede de büyük bir reform gerçekleştirilerek ona çağdaş bir görünüm kazandırıldı; bu arada ihtiyaç duyulan çeşitli fakülteler ve kürsüler açıldı. Uluslararası takvim saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın hukukunda refor yapıÎarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ekonomik hareketlere önem verildi. 1923 yılında Türkiye'de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi toplanarak memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Ziraî faaliyetler genişletildi; ticaret ve millî sanayi geliştirildi. Sağlık işlerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. İnkılâpların memlekette daha süratle ve daha sağlam yerleşmesi için bütün Türk halkını içine almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi teşkil edildi. Cumhuriyetçilik milliyetçilik halkçılık devletçilik lâiklik ve inkılâpçılık Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi. Mustafa Kemal inkılâpların büyük kısmını başardıktan sonra Türk bağımsızlık mücadelesini ve yeni Türkiye'nin kuruluşunu anlatan büyük Nutkunu yazdı. Bunu 1927 yılında Parti Kongresinde altı gün devam eden büyüleyici hitabetiyle okudu. 1934 senesinde Meclis özel bir kanunla kendisine "ATATÜRK" soyadını verdi. Son senelerinde bitmeyen bir heyecanla Hatay' ın anavatana ilhakına çalıştı. Kendisinde mevcut karaciğer kifayetsizliği zamanla ağırlaştı; son günlerini hasta ve rahatsız olarak geçirdi. 10 Kasım 1938 perşembe günü saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini kapadı. Ölümü bütün dünyada derin akisler yaptı ve büyük üzüntü yarattı. Atatürk'ün naşı tahnit edilerek Dolmabahçe Sarayı salonunda özel bir katafalka yerleştirildi. Türk bayrağına sarılı ve başında silâh arkadaşlarının nöbet tuttuğu tabut üç gün müddetle milletin ziyaretine bırakıldı. Naşı bilâhere 20 Kasım'da Ankara'ya getirildi. 21 Kasım'da büyük törenle Etnografya müzesindeki geçici kabrine kondu. Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Çanakkale'de ve diğer muharebelerde ona karşı savaşmış yabancı generaller törende bilhassa dikkati çekiyordu. 10 Kasım 1953'te naşı Etnografya müzesinden alınarak muhteşem bir törenle Anıtkabir'e nakledildi.
|
|
|
|
#2 |
![]() Ruh hali
Mesajlar: 7.725 Konular:
212
Durumu :
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() İletisim :
|
SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN
Abdülmecid'in oğludur. Annesi Abdülmecid'in Çerkez asıllı kadın efendisi Tir-i Müjgan***8217;dır. 21 Eylül 1842 tarihinde Çırağan Sarayı***8217;nda dünyaya geldi. 1853 yılında 11 yaşında iken annesi veremden ölünce manevi annesi ve padişahın çocuksuz kadın efendisi Pirustu'nun elinde büyüdü. Orijinal fotoğraflardan II. Abdülhamid'in kartal burunlu orta boylu parlak ve iri gözlü siyah düz saçlı o1duğunu görmek mümkündür. Karakteri hakkında ise hakkında çok spekülasyon yapılan bir padişah olması nedeniyle tarafsız nitelendirmeler yapmak imkânsızdır. İslam Ansiklopedisi'nde II. Abdülhamid***8217;in biyografisini yazan Hamid Ongunsu onu "...zeki ve özellikle gerçek karakterini ve düşüncelerini gizlemekte pek mahir" olarak tanımlamaktadır. Bazı kayıtlarda içine kapanık kendi halinde davranışlarında samimi olmayan sözünde durmayan bir kimse olarak da tanımlanır. Bu yanlış tanımlamalara karşılık bütün kaynaklar onun müthiş bir zeka ve hafızaya sahip çalışkan azimli vefakar ve şüpheci olduğunda hemfikirdir. Aynı zamanda saygılı ve nazik olduğunu gönül almasını bildiği de söylenir.II. Abdülhamid'in eğitim düzeyi hakkında Ongunsu gibi yazarlar güçlü bir eğitimi olmadığı nitelendirmesini yaparken Cevdet Küçük gibi kendisine daha ılımlı yaklaşanlar iyi bir eğitim aldığını ifade eder. Ancak tarihçiler II. Abdülhamid***8217;in Gerdankıran Ömer Efendi***8217;den Türkçe Ali Mahvî Efendi'den Farsça V'ak***8217;anüvis Lütfi Efendi'den Osmanlı Tarihi Edhem ve Cemal Paşalarla Gardet adındaki bir Fransızdan Fransızca Guarelli ve Lombardi adındaki iki İtalyandan da Musikî öğrendiğini kaydederler.Gençlik günlerinde veliaht olarak büyük kardeşi Şehzade V. Murad görüldüğü için saray çevrelerinde fazla ilgi görmeyen Abdülhamid bu nedenle aşırılıktan uzak sade bir hayat yaşamıştır. Bir taraftan Kadirî tarikatına eğilim göstermesi diğer taraftan da iyi bir klasik batı müziği dinleyicisi olması onun farklı bir kişilikte olduğunu göstermektedir. Boş zamanlarında Batıdan getirdiği opera orkestra piyanist ve kemancılara sarayda konserler verdirdiği de kaydedilmektedir. Marangozluk yapmak kılıç kullanmak ata binmek ve tabanca ile atış yapmak hobileri arasındaydı. Ancak; hiçbir zaman çalışmalarını aksatmamış yoğun bir çalışma programı yürüterek günde 16 saat mesai yaptığı geceler çok olmuştur. Bu özellikleri nedeniyle ciddiyetten taviz vermeyen hata ve ihmali kolay kolay affetmeyen bir kişiliği vardı. Sorumlulukları dağıtır fakat kesin kararı hep kendisi verirdi. Aile hayatı hakkındaki bilgilere gelince; Abdülhamid'in 8 kadın Efendi 5 İkbal ve 3 gözdesi olduğu kaydedilmektedir. Bu eşlerinden 12 kız 9 erkek olmak üzere 21 çocuğu olmuştur.Sultan Abdü1hamit 33 yıllık bir saltanat yaşamından sonra 1909'da tahttan indirilmiş önce Selanik daha sonra da İstanbul'da gözetim altında tutulmuş 10 Şubat 1915 tarihinde 73 yaşında iken vefat etmiştir.Dedesi II. Mahmud'un adıyla bilinen İstanbul Divanyolu***8216;ndaki II. Mahmut Türbesi***8216;nde yatmaktadır. II. Abdülhamid***8216;in tahta çıkması Osmanlı devletinin çok buhranlı bir dönemine rast geldi. Mithat Paşa ve arkadaşları devletin içinde bulunduğu zor şartların Sultan V. Murad'ın yönetiminin zayıflığından kaynaklandığını ve sorunların çözümünün anayasal bir monarşide yer aldığını düşünüyorlardı. SonundaAbdülhamid'in anayasayı ilan edeceğinin sözünü alarak Sultan V.Murad'ı tahttan indirdiler. II. Abdülhamid'in anayasal düzen ve Mithat Paşa ile ilgili icraatı Türk tarihçiliğinde tartışmalı bir konu olarak yer almıştır. Abdülhamid anayasanın kendisine verdiği yetkiye dayanarak 5 Şubat 1877 tarihinde kamuoyunda ve Avrupalı devletler nezdinde büyük popülaritesi ve itibarı bulunan Mithat Paşa'yı görevden almış ve sürgüne göndermiştir. Ancak meşruti düzene dokunmamış ve seçimlerin ardından 19 Mart 1877 tarihinde meclisi açmıştır. İlk Türk Parlamentosu özelliği taşıyan ve 141 üyeden oluşan Meclis-i Mebusan üyelerinin 115'i mebus 26'sı ayan idi. Bu mebusların 69u Müslüman 46'sı gayri müslimdi. Büyük bir kısmı gayrimüslim olan bir meclisi açma kararı II. Abdülhamid'in başlangıçta liberal olduğunu veya en azından liberal ve meşruti bir sisteme karşı olmadığını göstermektedir.Buna rağmen II. Abdülhamid meclisi dağıttığı için despotluk ile suçlanmıştır. Halbuki Abdülhamid davranışlannda samimidir ancak meclis lağvetmesinin sebebi Meclis-i Mebusanın ve getirdiği meşruti rejimin Osmanlı-Rus savaşında ülkede kargaşaya sebep olmasıdır. Abdülhamid ve Genç Osmanlılar Anayasanın ilanı ve meşruti idarenin kurulmasının devletin yıkılışını engelleyeceğini gayrimüslim tebaanın devlete bağlanmasını sağlayacağını ve büyük devletlerin Osmanlıya karşı politikalarını yumuşatacağını düşünüyorlardı. Bunların hiç birisi gerçekleşmediği gibi daha da kötüsü oldu ve devletin bütünlüğü tehdit altına girdi. Bunun üzerine II. Abdülhamid çatlak seslerin çıktığı ve devlete sahip çıkma konusunda çok samimi bulmadığı Meclis-i Mebusanı dağıtarak bütün yetkileri bir mutlak hükümdar gibi üzerine aldı. Böylece 1908 yılına kadar sürecek olan II. Abdulhamid'in totaliter idaresi başlamış oldu.Eğitim seviyesi ve sultan olarak hazırlanmamasına rağmen kendisinden beklenmeyecek bir performansla II. Abdülhamid beş yıl içerisinde güçlü bir iktidar kurmayı başardı. Hemen bütün tarihçiler onun bu başarısını yermelerine rağmen bir siyasi strateji harikası olarak nitelendirmektedir. Kilit noktalara baş yaverlik payesiyle kendi adamlarını yerleştirmek liberalleri anayasaya dayanarak görevden uzaklaştırmak savaşın başarısızlığını generallere bağladıktan sonra onları sürgüne gönderen Abdülhamid rakiplerini zamanla tek tek çevresinden uzaklaştırmayı başarmıştır. Öte yandan Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa gibi halkın gözünde itibarı olan kişilerin karizmalarından yararlanmayı ihmal etmemiş adeta Rusya'nın zaferini kendisinin tek başına iktidar olması için kullanmıştır. Zaten Meclis-i Mebusanı dağıtma ve anayasayı askıya alma işlemlerini de Rusya baskısının bir sonucu olarak rahatça yapar. Artık çevresindeki bürokrasi konumunu kendine borçludur. Padisah totaliter idarenin şartlarını hazırlamış Yıldız Sarayına taşınarak da kendisini Tanzimat'ı ve zayıf padişahları çağrıştıran simgelerden kurtarmıştır. Gerçekten de taşınma da dahil Abdülhamid'in bu tarihten sonra yaptıklarının tesadüf olmadığı açıktır. Artık Yıldız'da yeni bir dönem başlatmıştır. Onun bu yükselişini anlamak için siyasi gelişmelerin de bilinmesinde yarar vardır. Bilindiği gibi Eylül 1876'da II. Abdülhamid çok tehlikeli diplomatik bir durum devralmıştı. Osmanlı Imparatorluğu Sırbistan ve Karadağ ile savaş halindeydi. Rusya Bulgar isyanının başarısızlıkla sonuçlanmasını ve Balkanlardaki diğer gelişmeleri ve imzalanan Londra şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek Osmanlılara savaş ilan etmişti. Romenler Sırplar Karadağlılar ve Bulgarları yanına alan Rusya hızla güneye doğru ilerleyip Türkleri Bulgar topraklarından çıkarmak için etnik tarihi planları uygularken Osmanlı Devleti içinde bulunduğu malî ve askerî durum ve dış ülkelerden siyasi veya başka türlü destek alamadığından hiçbir şey yapamıyordu. Rumeli ve Kafkasya'da cepheden çekilen Osmanlı ordusunu peşinden gelen yüz binlerce göçmen izliyordu. İşte cephede bu olaylar olurken kendisine çok ümit bağlanan Meclis-i Mebusan muhtelif mülkiyet gruplarının mücadele ve entrika sahhnesi haline gelmişti. Nazik durum hiç hesaba katılmıyor Ermeni ve Rum mebuslar kendi dillerinin resmi dil olması gibi döneme hiç uymayan teklifleri tartışmaya açıyorlardı. Ayrıca Rus ordusu Istanbul'a yaklaştığı sıralarda durumun daha da kötüleşmesini önlemek için Edirne'de Ruslarla imzalanan Edirne Antlaşması da bunlara padişahı ve çevresini yıpratma fırsatı vermişti. Halbuki padişah mütareke sonrası barış şartlarının Anayasa çerçevesinde mecliste görüşülmesi taraftarıydı. Buna karşılık saraydaki toplantıya katılan mebuslar savaşın hezimet ve sona ermesinden doğrudan padişahı suçladılar. Sadrazamın ve kumandanların azlini istediler. Nazırların meclise gelip hesap vermesi gibi talepleri öne sürdüler. II. Abdülhamid savaşın hâlâ sürdüğünü ve durumun kritikliğini öne sürerek buna razı olmadı. Sadece sadrazam Ethem Paşa'nın yerine Ahmet Hamdi Paşa'yı getirdi. Buna rağmen 22 Ocak'ta teklif kabul edildi. Bunun üzerine padişah anayasaya dayanarak I3 Şubat 1878 tarihinde Mebusan Meclisini süresiz olarak kapattı. Ancak Meşrutiyet ve anayasadan yazgeçtiğine dair hiçbir beyanda bulunmadı. Aksine devlet salnamelerinde bu iki müessesesinin varlığından sık sık bahsettirdi ve şeklen meşruti devlet şekli devam etti.İnisiyatif ve sorumluluğun padişaha geçmesinden sonra II. Abdülhamid 3 Mart 1878 yılında Ruslarla savaşa son veren Ayastefanos Antlaşmasını imzaladı. Ancak bu anlaşmaya İngiltere ve Rusya itiraz ederek şartların Berlin'de bir kongrede görüşülmesini istediler. Diğer taraftan İngiltere konferansta Osmanlı devletine yardım edeceği bahanesiyle 4 Haziran 1878 tarihinde Kıbrıs adasının yönetimini geçici olarak üzerine aldı. Ancak bu tavize rağmen görüşmelerde İngiltere Osmanlılara karşı ilgisiz kaldı ve Sultan Abdülhamid istemeden çok ağır şartlarla Berlin Anlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı (13 Temmuz 1878). Bu anlaşma sonucu Osmanlı Devleti çok ağır bir harp tazminatı ödemekle kalmadı aynı zamanda Sırbistan Romanya ve Karadağ bağımsızlıklarını kazandılar. Bulgaristan prensliği kuruldu. Ermeniler için doğuda reform yapılması kararlaştırıldı. Dahası Osmanlı Devleti'nin ekonomik durumu bozuk olduğu için vaat ettiği harp tazminatının karşılığında Kars Ardahan ve Batum Rusya'ya bırakıldı. Bosna-Hersek ise Avusturya tarafından işgal edildi. Böylece Abdülhamid'in tahmin ettiği gibi Berlin'de büyük devletler Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşma planlarını hayata geçirmişlerdi. Dolayısıyla bu planların önlenmesi ümidiyle Abdülhamid'in bizzat verdiği Kıbrıs tavizi de işe yaramamış stratejik öneme ait bir ada İngilizlere devredilmişti.Bu tarihe kadar devam eden olayların gelişmesinde II. Abdü1hamid'in rolü olmamış fakat mutlakiyet yönetimini kurmasına ve 1881 yılı sonlarından itibaren idareyi tamamen kontrolüne almasına ortam hazırlanmıştır. Yönetimi paylaşmanın ülkeye felaket getirdiğine inanan ve artık aleyhinde sözler söylenmesine dahi tahammülü kalmayan II. Abdülhamid hükümeti ulemayı ve orduyu avucunun içine aldı. Bundan sonra kafasındaki Osmanlı'yı yeniden canlandırmak için planlarını ve düşüncelerini bir bir uygulamaya koyar. Ancak İslamcı olarak nitelendirilen ve halifeliğin avantajlarına sığınan Abdülhamid tuhaf bir seçenekle karşı karşıyadır. İddialı reform planlarını hazırlama konusunda en büyük destekçisi Ingiliz Büyükelçisi Layord'dur. Fakat despot bir idare kurmakla suçlanan II. Abdülhamid bilindiği imajının tersine adalet reformu eğitim reformu çevre düzenlemesi demiryolları inşası savunma sisteminin modernleştirilmesi gibi pek çok reform ve düzenlemeyle ülkeyi batı standartlarına yaklaştırır. Adeta Cumhuriyetin mimarları ve alt yapısı bu reformlar sayesinde meydana çıkmıştır.Ne var ki bu reformların faturası kabarık olmuştur. Abdülhamid'den önce Abdülaziz döneminde alınan borçların ödenmesi sırasında yaşanan problemler yüzünden devletin kredibilitesi düşmüştü. II. Abdülhamid'in bu sorunu aşmak için yapabileceği çok fazla şey de yoktu. İthalat haklarını donduran kapitülasyonlar nedeniyle gümrük politikası işlemiyordu. İltizam sistemi eski verimini vermiyordu. Vergiler çiftlik sahiplerinin tavırları yüzünden toplanamıyordu. İşte ekonomik alandaki bu durumu düzeltebilmek için II. Abdülhamid işe koyuldu. Önce devletin dış borç kredibilitesini düzeltmek amacıyla bankerlerle bir anlaşma yaptı (22 Kasım 1880). Daha sonra dış borçlar için ayrı bir düzenleme yaparak devletin yıllık gelirlerin yarısından fazlasını tüketen ve devletin prestijini sarsan dış borçların tasfiyesine girişti. Avrupalı alacakların temsilcileriyle 20 Aralık 1881 tarihinde bir anlaşma imzaladı. "Muharrem kararnamesi" olarak meşhur olan bu anlaşma ile II. Abdülhamid alacaklı ülkelere belli devlet gelirlerini toplamak üzere Düyûn-u Umumiyye'yi kurma imtiyazı tanıyordu. Bu kararname yüzünden II. Abdülhamid Türk tarihçilerinden çok eleşiri aldı ve tarihçiliğimizde polemik doğurdu. Ancak bu durum geçici bir rahatlık sağlamıştı. II. Abdülhamid'in mali portreyi düzelttikten sonra yönetimde ve ülkede nüfuzunu arttırmak için ilk defa "Padişah ödeneği" ayrıldı. Bu padişahın şahsen bütçenin bir kısmını kendi ve ailesinin kullanımına ayırtması demektir. Bu uygulama kesin bir dille ifade edilebilir ki kişisel amaçlarla kullanılmamıştır. II. Abdülhamid padişah ödeneğini yatırımlara tarım alanlarının satın alınmasına özellikle 1879 yılından sonra Mezopotamya da toprak satın alınmasına harcamıştır. Albertine Juvaideh'in araştırma sonuçlarına göre padişah bu yolla mesela Bağdat Vilayeti ekilebilir topraklarının 1/3'üne kadar salıip olmuştur. Filistin Musul Basra ve diğer bazı vilayetlerde de durum farklı değildir. Çiftlikat-ı hümayun denilen bu politikanın tüm boyutları henüz araştırmaya muhtaç olmakla birlikte padişahın otoritesini sağlamlaşrırma aracı olarak başarılı olduğunda kuşku yoktur.Düyûn-u Umumiye'nin bir başka boyutu da olumlu ve olumsuz yanlarıyla birlikte değerlendirilmesi gereken yabancı sermaye girişidir. Düyûn-u Umumiye'den sonra borç veren ülkeler artmış fakat Osmanlı yer altı ve yer üstü kaynaklarının işletme hakları Fransız İngiliz ve AIman şirketi ve bankalarına bırakılmıştır. Osmanlı Bankasının öncülüğünü yaptığı bu bankalar ve bağlantıları Osmanlı topraklarında imtiyaz bölgeleri kurmaya çalışarak memleketin yabancı devletler arasında ekonomik nüfuz bölgelerine ayrılmasına yol açtılar. Özellikle demiryolu alanındaki mücadele Almanya'nın zaferiyle ve ülkede müthiş bir nüfuz kurmasıyla sonuçlanmıştır. Padişah Almanya'nın desteğiyle İstanbul'dan Bağdat'a kadar demiryolu yaptırmaya karar vererek (1902) Alman dış politikasının Irak'a girmesine de yol açmıştır. Bu karar bir yandan da Alman İmparatorluğu ile Osmanlılar arasında yakınlaşmaya zemin hazırlayacaktır.Bütün bu diplomatik faaliyet ve manevralar da aynı şekilde tarihçiler arasında farklı algılanmıştır. Bazı kesimler onun dahi bir dış politika izlediğini iddia ederken diğerleri tam tersini iddia etmektedirler. Bayram Kodaman II. Abdülbamid'in dış politika hedefınin "toprak bütünlüğü ve menfatlerini" korumak olduğunu kaydettikten sonra devletin gücü ve hedefleri arasındaki dengeyi korumanın idraki içinde "Statükocu ve barışçı" bir dış politika benimsendi demektedir. II. Abdülhamid bunu askerî yoldan değil diplomatik yoldan yürütebileceğine inanarak diplomasiye ve istihbarata önem vermiştir.Gerçekten de onun dış politikasında savaş yoktur. Hatta 93 Harbi diye meşhur Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra savaştan nefret ettiği söylenir. Nitekim onun dış politikası maceracı değil fakat tavizkârdır denilebilir. Çünkü II. Abdülhamid dış politikasında en başta Anadolu ve Rumeli'yi korumayı esas almıştır. Bu amaçla da 1878'de Kıbrıs 1881de Tunus***8216;u 1882'de Mısır'ı feda etmek zorunda kalmıştır. Onun bu politikasının belirlenmesinde uzun süre İngilizlerin rolü olduğu artık iyi bilinmektedir. Bununla birlikte gözden çıkardığı yerler dışında -zaten o dönemde devletin Mısırı Tunus'u vs. koruyacak askeri gücü de yoktu- asla tavizkâr davranmadığı da bir gerçektir. Mesela Berlin Anlaşması sonrasında devletlerarası rekabetin Türkiye üzerinde yoğunlaştığı bir dönemde Doğu Anadolu'da Ermeni ve Girit'te Yunanlıların taleplerine karşı ısrarlı ve inatçı olabilmiş buralar için tahtını ve canını feda edebileceğini söylemiştir. Bunun en somut örneği Yunanistan ile savaşı göze alması ve kazanmasıdır. Bu savaşta Avrupa devletlerine rağmen padişahın savaşı kabul etmesi dikkat çekicidir. Ancak yine saldırının Yunanistan tarafından geldiği unutulmamalıdır. Bu savaşla ilgili hatırlanması gereken bir husus ise hâlâ Osmanlı Devleti'nin büyük devletlerin baskısı altında olduğu gerçeğidir. Çünkü savaşta Osmanlı ordusu Atina yakınlarına kadar kısa sürede Yunanistan'ı ele geçirmesine rağmen dış devletlerin müdahaleleri yüzünden çok az bir tazminat dışında bir şey kazanamamıştır.Bu müdahaleler karşısında II. Abdülhamid yeni bir dış politika izlemiştir. 1876'dan beri Kıbrıs'ta Mısır'da ve diğer dış olaylarda kendisine dost görünen İngilterenin artık Osmanlı'yı parçalamak amacı taşıdığı düşüncesiyle Almanya ile sıcak ilişkiler kurulmasına öncelik ve ağırlık verilmiştir. Rusya ve İngiltere'ye karşı riskli fakat o günün şartları içerisinde gerekli olan bu politika değişikliğinden sonra askerî teknik ve eğitim alanında iki ülke işbirliğine gitti. Fakat bu politika İngiltere ve Rusya'nın tepkilerini çekmekte gecikmedi. Buna rağmen İngiltere Kralı Edvard ile Rus Çarı. Nikola'nın Reval'de buluşmasına kadar II. Abdülhamid denge siyasetini uygulamayı başardı. II. Abdülhamid Almanya'nın desteğiyle Panislamizm siyasetini uyguladı. Ayrıca düşmanları arasındaki ihtilafları ajanları vasıtasıyla körüklemek suretiyle Osmanlıya karşı birleşmelerini engelledi. Onun Karadağ'ı Sırbistan'a Yunanistan'ı ise Bulgaristan'a karşı kullanması sayesinde 1909 yılnıa kadar buraların siyasî çözülme ve uluslaşma çabaları yavaşlatılmıştır. Rumeli dış politika hedefleri doğrultusunda Osmanlı toprağı olarak kalmıştır. François Georgeon II. Abdülhamid'in "devlete hiçbir maliyeti ya da yükü olmadan tamamen diplomatik oyunlarla sağlanan dengeler sayesinde Rumeli'nin elde tutulabildiğini kaydetmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun önemli ölçüde hedef küçülttüğü kabul edilirse bu bir başarı olarak telâkki edilebilir. Halbuki II. Abdülhamid döneminde Osmanlı Devleti "Panislamizm" adı verilen bir İslâm birliği siyaseti izlemiştir. Ayrıca bugün bazı yazarlar bunun bilinçli bir politika olmadığı ve dış politika koşullarının geniş bir coğrafyada mücadele etme gereğini doğurması nedeniyle II. Abdülhamid'in siyasetinin Panislamizm olarak göründüğü iddia edilmektedir. François Georgeon onun Panislamizm politikası hakkında yaptığı yorumda padişahın hilafet kavramını "çağdaş" biçimiyle kendi şahsında uygulamaya çalıştığını asıl amacının ise halifelik makamının aslında Osmanlılar tarafından haksızca işgal edildiği ve Araplara iadesini savunan İngiltere desteğindeki Arap aydınlarına bir tepki koymak olduğunu kaydediyor. Ancak onun Panislamizm siyasetinin içi bazılarının iddia ettiği gibi tamamen boş değildir. Ancak işe yarayıp yaramadığı tartışma konusu yapılabilir. Bilindiği gibi II. Abdülhamid bütün Müslümanların ruhani lideri olarak sorunlarını üstlenmişti. Halife olarak konumunu güçlendirmek amacıyla Hicaz'a demiryolu döşetmek için büyük miktarlarda paralar harcamaktan çekinmemişti. Öte yandan da Hindistan ve Endonezya'ya kadar dünyanın her kesimindeki Müslümanlar ile onun döneminde temas kurularak halifenin konumunun önemi gösterilirken bir yandan da İngilizlerin sömürgeci ve yayılmacı siyasetleri önüne set çekilmeye çalışılmıştır. Para misyoner ve yayınları desteklemek yoluyla yürütülen bu politika etkinliği ne kadar tartışılırsa tartışılsın Avrupalıları korkutmaya yetmiştir.Abdülhamid'in izlediği hilafet siyaseti Tanzimat'tan bir kopma olarak da değerlendirilmektedir. Tanzimat döneminde kısıtlanan ve protokol görevine dönüştürülen padişahlık makamı II. Abdülhamid tarafından eskisinden daha güçlü hale getirilmiştir. Onun Panislamizm siyaseti üstelik sömürgecilere karşı direnen İslâm dünyasnın ilk siyasi önderlerinin çıkmasına hizmet etmiştir.Her ne şekilde değerlendirilirse değerlendirilsin II. Abdülhamid'in uyguladığı baskıcı politikalar kendisine karşı 1900'Iü yılların başında aydın ve halk kesimleri arasında büyüyen ve etkinliğini artıran bir muhalefetin doğmasına neden olmuştur. Bu muhalefetin zemin kazanmasında imparatorluğun ekonomik portresinin çok kötüleşmesinin de önemli bir payı olduğu şüphesizdir. Fakat muhalefetin çıkış noktasını sadece ekonomik duruma bağlamak da yanlıştır. Fakat kendisine muhalif grupların maliye politikaları ve dış politikada karşılaşılan güçlükleri iyi değerlendirdiklerini söylemek yanlış olmaz. Devrin bazı aydınları onun baskı ve istibdadına son vermek ve ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtarmanın tek yolunun meşrutiyet olduğunu düşünmekteydiler. İttihat ve Terakki Cemiyeti adlı gizli olarak kurulan ve faaliyet gösteren bu grubun öncülüğünde Ermeni Rum Bulgar ve Arap gibi çeşitli etnik ve dini gruplara mensup komiteciler aralarında anlaşarak padişaha karşı muhalefetlerini arttırdılar. Abdülhamid'in ekonomi politikalarının gelişmiş batılı ülkelerin işlerine yaradığını iddia etmişler artan fıyatlar dış borçlar ve düşen işçi ve memur maaşları taraftar kazanmalarını kolaylaştırmıştı. Daha çok dışarıdan mücadele eden Jön-Türkler el altından ülkeye soktukları yayınlarla iyice etkili oldular.Buna bağlı olarak yer yer yapılan grevler ve protesto gösterileri Abdülhamid'in yönetimine duyulan tepkilerin taraftar bulmasına yol açtı. Özellikle Manastır ve Selanik'teki askeri sınıflar arasında başlayan ve hızla ilerleyen muhalefet gücünü artırınca bir iç savaşa yol açmak istemeyen II. Abdülhamid 23 Temmuz 1908'de anayasayı tekrar yürürlüğe koydu. Padişah II. Meşrutiyet adı verilen bu dönemi başlatırken kısa zamanda seçimlere gideceğini ve Mebusan Meclisinin yeniden toplanacağını ilan etti. Ayrıca gizli polis örgütü ve sansür de ortadan kaldırılacaktı.Halkın şenliklerle kutladığı bu ilan aslında beklenen değişiklikleri pek doğurmadı. İttihat ve Terakki Partisi siyasi bir programı olmadığı için geri planda kaldı. Yapılan seçimlerde (Sonbahar 1908) ittihatçılar zafer kazanarak padişahı bir kez daha Tanzimat dönemindeki gibi saraya gönderdiler ve kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan meşruti bir yönetim kurdular. Ne var ki eskilerin hakim olduğu hükümet ile yaşamayı kontrol eden meclisin genç muhalifleri kısa sürede anlaşmazlığa düştüler. Mecliste tek anlaşmazlık konusu yasama ve yürütmenin birbirinden ayrılması değildi. Çoğunluğunu gayrimüslimlerin oluşturduğu mecliste dış müdahaleler sebebiyle Arnavut Rum Arap gibi unsurlar Türklere yüz çevirmişlerdi. Herkes ayrılıkçı gibi hareket ediyor İttihat ve Terakki'nin temel çıkış noktası olan "İttihad-ı Anâsır" gözardı ediliyor hatta hiçe sayılıyordu. Buna karşı ittihatçıların başlattığı suikastlar huzursuzluğun artmasına sebep oluyordu. Alaylı (düzenli eğitim görmemiş) zabitlerin ordudan atılması orduda da huzur bırakmamıştı. Bu yüzden İstanbul'daki kamuoyu İttihatçıların aleyhine dönmeye başlamış muhalefetin güçlü yazarlarından Hasan Fehmi'nin vurulması büyük tepki toplamıştı. Kartopu gibi büyüyen tepkiler 13 Nisan'da (Rumi 31 Mart) kışladaki erbaş ve alaylı subayların katılmasıyla silahlı ayaklanmaya dönüştü. Mason kafır vb. suçlamalara hedef olan İttihatçılardan bazıları öldürüldü gazetecilerden bazılarının da işyerleri tahrip edildi. Bu düzensizlik ve kargaşadan yararlanan Ermeniler Adana'da büyük bir ayaklanma çıkararak pek çok Türk'ü katletti. İstanbul'da uzun süren olaylardan sonra Selanik'teki 3. Ordu subayları harekete geçerek 23 Nisan 1909 gecesi İstanbul'a geldiler isyanı bastırdılar ve Abdülhamid'in tahttan indirilmesini kararlaştırdılar. Halbuki padişah sadece ayaklanmayı yatıştırmak için çalıştığını iddia etmekte ve olayların çıkışındaki rolü konusunda bir komisyon kurulmasına razı olmaktaydı. Hatta sadrazama saltanatı kardeşine bırakabileceğini dahi bildirmişti. Ancak ittihatçılar olayların arka planını araştırma gereğini hissetmeden II. Abdülhamid'i tahttan indirerek Selanik'e sürdüler. Balkan savaşları sırasında ise kendini Beylerbeyi Sarayında göz hapsine aldılar. İşte Abdülhamid'in farklı görüşler tarafından değişik algılanmasına sebep olan olaylar bu şekilde değerlendirilebilir. Anlaşılıyor ki Tanzimat ile kazandıklarını kaybedenler Abdülhamid'in düşmanı olmuşlar onu zorba ve eski kafalı olarak lanse etmeye çalışmışlardır. Yine pek çok neşriyatta II. Abdülhamid ahlaksız ve zalim olarak tarif edilmektedir. Halbuki II. Abdülhamid zalim katı Ermeni tarihçilerin iddia ettiği gibi kan dökücü hiç değildir. Aslında tarihî belgeler onun döneminde uygulanan idam cezalarının son derece az olduğunu göstermektedir. Sultan II. Abdülhamid***8217;e Kızıl Sultan denmesinin perde arkası Bilindiği gibi 1878 tarihli Berlin Antlaşmasının 61. maddesine göre Vilâyât-ı Sitte denilen Erzurum Diyârbekir Sivas Harput=El-Aziz Van ve Bitlis***8217;te bulunan Ermeniler lehine Osmanlı Devleti bazı ıslâhât yapmak mecburiyetindeydi. Büyük devletler de bunu takip edeceklerdi. Maalesef Osmanlı Devleti***8217;nin her yerinde olduğu gibi buralarda da Ermeniler tahrik ediliyordu. Tahrik edilen Ermeniler Müslümanları katliama tabi tutmaya başladılar. 1886 yılında İsviçre***8217;de Anadolu'da binlerce Müslümanın kanına giren Ermeni Hınçak Cemiyeti kuruldu. Rusya ve İngiltere***8217;de bir Müslüman memur bile yapılmazken Ermeniler Osmanlı ülkesinde bakan dahi olabiliyorlardı. Buna rağmen hak ve hürriyet diyerek terör estirmeye başladılar. Yüzlerce Müslüman köyünü basarak çoluk çocuğun kanını döker oldular. İşte bu terör ve dehşet üzerine II. Sultan Abdülhamid merkezi Erzincan***8217;da bulunan IV. Ordu Komutanı Müşir Zeki Paşa***8217;yı Ermeni terörünü durdurmak üzere görevlendirdi. Teröristlere aman vermeyen Paşanın bu hareketi Avrupa basınının Abdülhamid aleyhine kampanya başlatmasına sebep oldu. Fransız Akademisi Üyesi Tarihçi Kont Albert Vandal ilk defa Abdülhamid hakkında Le Sultan Rouge lakabını kullandı ve maalesef İttihâtçılar bu tabiri Kızıl Sultan diye tercüme ederek Ermenilerle birlikte Sultan Abdülhamid***8217;i kötülemeye başladılar. İttihatçıların Ermeni kâtili diye Sultan Abdülhamid***8217;i itham etmeleri ve onu Kızıl Sultan diye karalamaları maalesef Cumhuriyet devrinin ders kitaplarına kadar yansıdı. Burada özellikle iki hususun bilinmesi gerekmektedir: Birincisi Abdülhamid***8217;i Ermeni Katili ve Kızıl Sultan diye karalayan İttihatçılar daha sonra 1915***8217;deki Ermeni tehciri nedeniyle aynı sıfatlarla karalanmışlar ve adalet yerine gelmiştir. Zaten iktidara geldikten sonra Ermeni komitelerine serbestlik vermeleri Doğudaki olayların da başlıca sebebidir. İkincisi Sultan II. Abdülhamid saltanatı boyunca bazı tarihçilerin iddialarının aksine Çırağan Baskını gibi fiili olan durumlar hariç muhâliflerine asla idam cezası vermemiştir. 31 Mart Olayında I. Orduya Rumeli***8217;den gelen ordu mensuplarını durdurmak üzere kardeş kanı akar korkusuyla tâlimat dahi vermemiştir.Sultan II. Abdülhamid***8217;in Filistin Politikası Osmanlı Devleti başta olmak üzere bütün Müslüman Türklerin ezelî düşmanları daima lehimize olan ve iftihar vesilesi kabul edilmesi gereken tarihî hakikatleri sürekli olarak ters çevirerek aleyhimize kullanmışlar ve tarihi maalesef tahrif etmişlerdir. Osmanlı Devleti'nin Filistin'le olan ilişkisi konusu da bunlardan biridir. Osmanlı Devleti'nin Filistin topraklarında uyguladığı hukukî ve siyasî düzeni bilmeyenler Arap dünyasının üzerine çökmüş olan bütün felâketlerin Osmanlı hâkimiyetinin kötü bir yadigârı olduğunu savunmaktadırlar. Halbuki olay tam tersidir. Yahudiler Siyonizm***8217;in kurucusu olan Theodor Herzl başkanlığında İsviçre***8217;nin Basel Şehrinde I. Siyonist Kongresi***8217;ni toplanmışlardı. Yahudi bankerler ve zenginler Yahudi Devleti kurmak için seferber edilmişlerdi. Avusturya Büyükelçisinin aracılığı ile Herzl 19.5.1901***8217;de II. Abdülhamid tarafından kabul edildi. Herzl 1492 yılında İspanya ve diğer Avrupa ülkelerinden Yahudi göçmenlerin Osmanlı Devleti tarafından kabul edildiğini hatırlattı ve Filistin***8217;e yerleşmek istediklerini masumca izah etti. Eğer bu teklif kabul edilirse Osmanlıya sadık vatandaş olacaklarını ve Osmanlı Devleti***8217;ne milyonlarca altın yardım edeceklerini bütün dünya Yahudileri adına teklif etti. Bir gazetecinin padişaha yaptığı bu teklifi şiddetle reddeden II. Abdülhamid Ermenilerden sonra Yahudileri de karşısına aldığını biliyordu. Kuvvetle Filistin topraklarına yerleşmenin imkânsızlığını gören Yahudiler reisleri Theodor Herzl***8217;i (1860-1904) bizzat padişaha göndererek Osmanlı'ya karşı para silâhını kullansalar da padişahtan aldıkları cevap bu silâhın da teptiğini göstermektedir: ***8220;Ben bir karış dahi olsa toprak satmam; zira bu vatan bana değil Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak onunla geri veririz***8221;.Osmanlı Devleti Yahudilerin bu topraklara yerleşme arzusuna karşı çok önemli hukukî tedbirler almıştır: Birincisi: Osmanlı Devleti Yahudilerin bu topraklara sığınmaması için evvelâ Filistin topraklarının hukukî statüsünü 18 Recep 1287/ 1871 tarihli İrade-i Seniyye ile bu araziyi mîrî yani devlet arazisi haline getirmiştir. Ancak % 20'si yine mülk arazi şeklinde devam ettiği için Yahudiler bu kısımdan koparabildiklerine yerleşebiliyorlardı. II. Abdülhamid tahta geçer geçmez 25 Rebiülâhir 1308/1883 tarihli iradesini neşretti: Bu hukukî düzenleme ile Filistin arazîsi hakkındaki muhtemel kanunî boşlukları doldurarak Yahudilere mülk satışını dolaylı olarak engellemiş bulunuyordu. Bir taraftan da Hazine-i Hâssadaki şahsî mal varlığıyla Filistin'de mümkün olduğu kadar çok toprak satın alarak bu kapıyı kapamaya gayret gösteriyordu. İkincisi: Alınan tedbirlere rağmen Filistin arazisine olan Yahudi akını tam önlenemeyince II. Abdülhamid Sadaret'in ve Meclis-i Mahsûs'un basiretsiz ve ileriyi göremeyen rapor ve mazbatalarına rağmen Yahudi meselesini önemli ölçüde çözecek bir İrâde-i Seniyye neşretmiştir. İçlerinde Ahmet Cevdet Paşa'nın da bulunduğu Sadrazam Muhammed Sâlih Kâmil Paşa başkanlığındaki Meclis-i Mahsus Filistin topraklarındaki Safed kazasına turist olarak gelen 400 ve Hayfa'ya gelen 40 Yahudinin Osmanlı vatandaşlığına alınması yolundaki mazbatalarını 20 Zilhicce 1308/l4 Temmuz 1307/1891 tarihinde Sadaret'e arz ederler. Sadaret de bu mazbatayı aynı tarihli ve Kâmil Paşa imzalı bir yazı ile padişaha takdim eder. Padişah Abdülhamid ise fevkalâde bir basiret ve ileri görüşlülükle konuyu 21 Zilhicce 1308 (15 Temmuz 1307 (1891) tarihli iradesiyle açıklığa kavuşturur. Bu tarihî belgede Filistin topraklarına yerleşmek isteyen Yahudilere şu gerçeklerle karşı çıkıldığı anlaşılmaktadır:a) Yahudilerin Kudüs başta olmak üzere Filistin topraklarına toplanmaları ve orada yerleşmek istemeleri bir Yahudi Devleti kurma amacını gütmektedir. Buna engel olmak kesinlikle şarttır. b) Osmanlı toprakları her isteyenin yerleşebileceği boş topraklar değildir. Ya özel mülkiyet konusudur ya vakıf arazidir ya da devlet arazisidir. 1278 tarihli irade bu noktadan önem taşımaktadır.c) Kendilerini bütün âleme medenî milletler olarak ilân eden Avrupalıların memleketlerinden kovdukları Yahudileri Osmanlı ülkesine almanın haklı bir gerekçesi ve mânâsı yoktur. Hiçbir hukuk kaidesi ve insanlık da bunu gerektirmez. d) Osmanlı ülkesinde asırlar boyu gözetlenen Ermeniler Devletin başına belâ olmuştur. Ortada bir Ermeni fesadı varken bir de Yahudileri kabul etmek devletin geleceği açısından tehlikelidir. I. Dünya Savaşı ve onu takip eden tarihlerde Yahudiler en az Ermeniler kadar fesada sebep olmuşlar ve Sultan II. Abdülhamid'i bu sözünde haklı çıkarmışlardır. Bütün bu sebeplerle artık hiç bir Musevî Osmanlı vatandaşlığına alınmayacak ve Yahudilerin Osmanlı ülkesine yerleşmelerine asla müsaade edilmeyecektir. Üçüncüsü: II. Abdülhamid bununla da yetinmeyerek başta Filistin toprakları olmak üzere bütün Osmanlı Devleti topraklarında Yahudilere toprak ve mülk satışını yasaklamıştır. Özetle Filistin'i devlet garantisi ile koruyan Osmanlı Devleti İttihat ve Terakki***8217;nin iktidar döneminde daha da zayıflayınca Filistin davası da zayıflamış ve Osmanlı Devleti yıkılınca o dava da yıkılmıştır. II. Abdülhamid 33 yıllık saltanatında büyük hamleler yapmış genç kuşaklara ve Cumhuriyete yetişmiş bir kadro bırakmıştır. Bu nedenle onun eserlerinin başında açtığı eğitim kurumları yer almalıdır.
|
|
|
|
#3 |
![]() Ruh hali
Mesajlar: 7.725 Konular:
212
Durumu :
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() İletisim :
|
ALP TEGİN
Gaznevî devletini ilk defa kurmuş olan kimsedir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Alp Tegin Samanoğulları (Sâmânîler) devletinin hassa ordusundan yetişmiş önce bu orduya komutan olmuştur. Abdülmelik tarafından 955***8217;te Horasan Valisi tayin edilmişti. Bu hükümdarın ölümünden sonra yerine geçen Nuhoğlu Mansur***8217;un hükümdarlığına Alp Tegin taraftar değildi. Bundan dolayı Mansur Alp Tegin***8217;den çekinerek onu Horasan Valiliğinden azletti. Alp Tegin 962 yılında Mansur***8217;a isyan ederek dört bin Türk askeriyle Gazne şehrini almış ve orada egemenliğini sürdürmeye başlamıştır. Mansur tarafından kendisini yok etmek üzere gönderilen orduyu da yenmiş bunun üzerine Mansur Alp Tegin ile bir antlaşma yapmak durumunda kalmıştıAlp Tegin***8217;in yerine geçen oğlu Sâmânîlerin tâbii olarak kaldı. Gazneliler devletinin ikinci kurucusu sayılan Sevük Tegin veya Sebük Tegin de Alp Tegin***8217;in kölelerindendir.Alp Tegin 963 yılında öldü. |
|
|
|
#4 |
![]() Ruh hali
Mesajlar: 7.725 Konular:
212
Durumu :
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() İletisim :
|
HOCA AHMET YESEVİ
Orta Asya Türkleri arasında İslamiyeti yayan Anadolu***8217;nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında büyük katkıları olan Hoca Ahmet Yesevî***8217;nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak onun Yesi(Türkistan)***8217;de hicrî 5. asrın ortalarında doğduğu tahmin edilmektedir. Adı Ahmet bin İbrahim bin İlyas Yesevi olup Pir Sultan Hoca Ahmet Kul Hace Ahmet diye de tanınır. Yesi şehrinde ilim ve terbiye tahsil etmiştir. Bundan dolayı Yesevî adıyla şöhret bulduğu kabul edilmiştir.Hoca Ahmet Yesevi küçük yaştan itibaren babası Sayram***8217;lı Şeyh İbrahim Ata***8217;dan feyz aldı. İbrahim Ata Sayram***8217;ın en meşhur velilerindendi.Hoca Ahmed çok küçük yaşta annesini 7 yaşında iken de babasını kaybetti. Babasının ölümünden sonra önce Yesi***8217;de Arslan Baba***8217;dan ders alan Hoca Ahmet kısa zamanda tasavvufta yüksek mertebelere ulaştı. Arslan Babanın vefatından sonra ise Buhara***8217;ya giderek büyük evliya Yusuf Hamedanî***8217;nin öğrencisi oldu. Hamedanî***8217;den icazet ve hilafet alan Hoca Ahmet hocasının vefatından sonra bir süre Buhara***8217;da talebe yetiştirdi. Daha sonra Yesi***8217;ye dönen ve talebe yetiştirmeye orada devam eden Ahmed Yesevi çevresindeki Türklere İslamiyeti öğretti ve şöhreti kısa zamanda Türkistan Maveraünnehir Horasan ve Harezm***8217;e yayıldı. Yetiştirdiği öğrenciler çeşitli ülkelere dağılarak oralarda İslamiyet***8217;in doğru olarak öğrenilmesini sağladılar. Ahmet Yesevi***8217;nin yaşadığı dönemde Türkistan***8217;da ilk Müslüman Türk devletlerinden Karahanlılar hakimdi. Bu yüzden İslamiyet Seyhun Irmağı civarı ile göçebe Türkler arasında kolayca yayıldı.Zamanının en büyük alim ve velilerinden olan Yesevi***8217;nin tasavvufta tuttuğu yola ***8216;Yeseviyye***8217; denildi. Önce Seyhun çevresinde ve Taşkent civarında yayılan Yeseviyye yolu daha sonra Harezm ve Maveraünnehir***8217;de güçlendi. Ahmet Yesevi***8217;nin sohbetlerinde yetişen birçok derviş onun tasavvuf yolunu Horasan Azerbaycan Hicaz ve Anadolu***8217;ya yaydılar. Sade bir Türkçe ile yazdığı derin manalı veciz sözleriyle ***8216;Hikmet***8217; adlı şiirlerini Divân-ı Hikmet adlı eserinde toplayan Ahmet Yesevi***8217;nin hikmetleri kısa zamanda doğuda Çin sınırına batıda Akdeniz ve Marmara sahillerine kadar yayıldı. Ahmet Yesevî böylece Anadolu***8217;daki Türk edebiyatının gelişmesine ve Yunus Emre gibi büyük şair-mutasavvıfların yetişmesine zemin hazırladı. Hoca Ahmet Yesevî Peygamber Efendimizin (S.A.V.) sünnetine sıkı sıkıya bağlı idi. Bu yüzden Hazreti Muhammed***8217;in vefat ettiği 63 yaşına geldiğinde ***8216;artık yeryüzünde durmamak için***8217; kendisine yer altında bir hücre yaptırdı. Geri kalan uzun ömrünün çoğunu burada yaşayarak bu hücrede ibadet ve tefekkür içinde geçirdi.Yesevî bir günü üç kısma ayırırdı. Günün büyük bir bölümünde ibadet ve zikirle meşgul olur bir bölümünde öğrencilerine ders verir kalan bölümünde de kendisinin ve öğrencilerinin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tahta kaşıklar yaparak bunları satardı. Hoca Ahmet Yesevî doğduğu yer olan Yesi***8217;de 1194 yılında vefat etti. O sırada bir rivayete göre 125 diğer bir rivayete göre de 133 yaşında idi. Seyhun***8217;un sağ sahilinde defnedilen Hoca Ahmet Yesevi***8217;nin kabri üzerindeki türbe ve külliyeyi Büyük İmparator Timur yaptırdı.
|
|
|
|
#5 |
![]() Ruh hali
Mesajlar: 7.725 Konular:
212
Durumu :
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() İletisim :
|
ALİ KUŞCU
Türk-İslam dünyasının büyük astronomi ve kelam alimi olan Ali Kuşçu XV. yüzyıl başlarında Semerkant***8217;ta doğdu. Babası Muhammed ünlü Türk Sultanı ve astronomu Uluğ Bey***8217;in kuşçusu olduğu için ailesi ***8216;Kuşçu***8217; lakabıyla meşhur oldu. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye ilgi duyan Ali Kuşçu devrin en büyük alimleri olan Bursalı Kadızâde Rumî Gıyâseddin Cemşîd ve Muînuddîn Kâşî***8217;den matematik ve astronomi dersi aldı. Daha sonra bilgisini artırmak için Kirman***8217;a gitti. Burada Hall-ü Eşkâl-i Kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risale ile Şerh-i Tecrîd adlı eserini yazdı.Ali Kuşçu Semerkant ve Kirman'da eğitimini tamamladıktan sonra Uluğ Bey'e yardımcı ve rasathanesine müdür olmuştu. 1449'da hacca gitmek istedi. Tebriz'de Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan kendisine büyük saygı gösterdi ve Fatih'le barış görüşmelerinde yardımını istedi. Ali Kuşçu Uzun Hasan'ın sözcülüğünü yaptıktan sonra Fatih'in davetiyle İstanbul'a geldi. XV. yüzyılın ilk yarısında Semerkant dünyanın en önemli bilim merkeziydi. Uluğ Bey Rasathanesi gök bilgisi araştırmaları için en doğru sonuçları alıyordu. Rasathanenin genç müdürü Ali Kuşçu gece gündüz demeden çalışıyor bilimsel gerçeklere yenilerini katmak için uğraşıp didiniyordu. Gökyüzü bilgisi (astronomi) hem değişmez kuralların kanunların tespit edilmesine yarıyor hem de gözlemlerle kontrol edilebiliyordu. Otuz yıla yakın bu işte çalışan Ali Kuşçu bir gün ansızın her şeyi yüzüstü bırakarak hacca gitmeye karar vermişti. Buna da sebep en olmayacak bir zamanda sevgili hükümdarı Uluğ Bey'in 1449 yılında öldürülmesiydi. Gürgân tahtının bu bilgin ve kudretli hûkümdarı kendi öz oğlu Abdüllâtif'in ihânetine uğramıştı. Uluğ Bey Ali Kuşçu için bambaşka bir mânâ taşıyordu. Her şeyden önce hocasıydı. Ondan matematik ve astronomi dersleri almış eserlerini uzun uzun incelemiş sohbetlerinde bulunmuş hâttâ Doğancıbaşısı olduğu için adının ucundaki ***8220;Kuşçu***8221; lâkabı bile böylece yadigâr kalmıştı.Uluğ Bey kendi kurduğu rasathaneye de müdür olarak Ali Kuşçu'yu lâyık görmüş henüz tecrübesiz bir çağdayken bu dev rasathanenin başındaki çalışmalarda ona bizzat yardımcı olmuştu. İşte Uluğ Bey'in bir ihanete kurban giderek öldürülmesi Ali Kuşçu'yu can evinden vuran bir olaydı. Ali Kuşçu bu olayla çok kırıldı. Çoluk çocuğunu toparlayıp Tebriz'e geldi. Uzun Hasan kendisine o kadar saygı gösterdi ki Konstantiniye Fâtih'i bir devri kapayıp yenisini açan genç cihangirle ihtilâfında aracılık etmesini istedi. Genç Fâtih'in de bilgin olduğunu bilginlere büyük saygı gösterdiğini biliyordu. İstanbul'da olup bitenler kuş kanadıyla Tebriz'e ulaşıyordu. Şiîlerin casusları ve habercileri yalnız padişahın savaş niyetlerine ve hazırlıklarına dair haberler ulaştırmakla kalmıyorlardı. Bunun üzerine Ali Kuşçu kendisine bunca itibar eden Uzun Hasan'ın dileğini kırmayarak yol hazırlıklarını tamamladı. Semerkant'ta Kızıl Elma olarak bilinen eski Bizantium'a ulaştı. Haberciler; onun geleceğini daha önceden saraya uçurmuşlardı. Huzura kabul edildiği zaman Osmanlı hükümdarından beklemediği kadar iltifat gördü. Çünkü kendisinden önce eserleri İstanbul'ca biliniyordu. Uluğ Bey Rasathanesi'ndeki çalışmalarından Semerkant'a aylarca uzak bulunan İstanbul'daki hükümdarın haberi vardı. Osmanlı tahtında oturan II. Mehmet (Fatih) gayet dikkatli bilgili uyanık bir padişahtı. Âdet olan merasimle Uzun Hasan'ın elçisini kabul etmiş dileklerini dinlemiş ama hemen geri dönmesine izin vermemişti. Ondan gelip artık batıya kaymış olan ilim merkezlerini aydınlatmasını bilgisiyle İstanbul medreselerinde ilim heveslisi gençleri yetiştirmesini rica etti. Bu teklif Ali Kuşçu için beklenmedik bir iltifattı. Cefâlı olduğu kadar şefkatli olduğunu da bildiği Fatih'in isteği onun için emir demekti. Ama ahlâkı dürüst bir ilim adamı olduğunu şu sözlerle ispat etti: ***8220;Hünkârım izin verirlerse önce Tebriz'e döneyim. Çünkü burada bulunuşumun gerçek sebebi Akkoyunlu Hükümdarı'nın elçisi olmaktır. Elçiye zeval yoktur. Gerektir ki hünkârımın lütûfkâr davetini kabul etmeden önce vazifemi iyi bir sonuca ulaştırdığımı beni gönderen bana güvenmiş olan insana bildireyim...***8221; Ali Kuşçu'nun bu mazereti Fatih'e son derece akla yakın göründü. Padişah; iki şeye birden sevinmişti: Kuşçu davetini kabul etmişti gelip buradaki ilim öğrencilerini yetiştirecekti. İkincisi ise son derece mert ve ahlâklı bir insandı. Her haliyle medreselerde yetiştireceği gençlere örnek olacaktı. Bu sebeple bir müddet daha misafir ettikten sonra kendisine izin verdi. Değerli matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu sözünü tuttu. İki yıl sonra ailesini de alarak Tebriz'den hareket etti. Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarından karşılanarak ihtişam içinde İstanbul'a getirildi. Ölümüne kadar da gençleri yetiştirmekle uğraştı. Kuşçu***8217;nun ders vermeye başlamasıyla İstanbul medreselerinde astronomi ve matematik alanında büyük gelişme oldu. Ali Kuşçu***8217;nun İstanbul***8217;a gelişi önemlidir; çünkü o zamana kadar İstanbul***8217;da astronomi ile uğraşan güçlü bir bilgin yoktu. Ali Kuşçu Osmanlılar arasında astronomi bilimini yaydı. Ali Kuşçu'nun hepsi de birbirinden değerli pek çok eseri vardır: Bunların başında Risâle fi'l-Hey'e (Astronomi Risalesi) gelir. Bu nefis bir astronomi kitabıdır. Ali Kuşçu bu eseri Farsça yazmış sonra bazı eklemelerle Arapça'ya çevirmiştir. Fatih Sultan Mehmet'e Arapça olan nüshayı sunmuştur. Uluğ Bey'in yıldız hareketlerini inceleyen Zîç adlı eserini de yorumlamış ve genişletmiştir. Ayrıca Risâle fi***8217;l-Fethiye (Fetih Risalesi) Risâle fi***8217;l-Hesâb (Matematik Risalesi) bilinen eserlerindendir. Ali Kuşçu 1474***8217;te İstanbul***8217;da vefat etti. |
|
|
|
#6 |
![]() Ruh hali
Mesajlar: 7.725 Konular:
212
Durumu :
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() İletisim :
|
ADNAN MENDERES
Bir döneme adını veren siyaset ve devlet adamı. 1895 yılında Aydın'da doğdu. Annesi çevrenin en köklü ailelerinden olup Ali Rıza Paşa'nın kızıdır. Babası Ethem Bey ise Aydın'da Tahrirat Kâtipliği görevini yürüttükten sonra çiftçiliğe başlamıştı. Adnan Menderes ailesinin tek çocuğu idi. İzmir ve Aydın'ın işgali sırasında Yunanlılara karşı kurulan direniş hareketlerine yedek subay olarak katıldı. Ege'nin en eski ailelerinden Evliyazâdelerin kızı ile evlendi ve üç oğulları oldu. Politika hayatına 1930 yılında Fethi Okyar'ın kurduğu Serbest Fırka'ya girerek atılmıştı. Serbest Fırka'nın Ege çevresinde gördüğü büyük ilgi Çakır Beyli çiftliğinin sahibi Adnan Bey'i de bu partinin saflarına çekmişti. Ancak ne var ki Serbest Fırka çok geçmeden kendisini feshetmişti.Atatürk bu partinin yarattığı büyük muhalefet cereyanının ana sebeplerini aramak için çıktığı Ege gezisi sırasında Aydın'a uğradığı zaman genç Adnan Menderes'i de tanımıştı. Atatürk sorduğu sorulara gayet cesur ve mantıklı cevaplar veren bu gencin üzerinde özellikle durmuş ve çok geçmeden kendisine Cumhuriyet Halk Partisi'ne katılması teklif edilmişti. Halk Partisi'ne katılan Adnan Menderes 1931 seçimlerinde aday gösterilmiş ve milletvekili olarak parlamentoya katılmıştı.Adnan Menderes'in Meclis'e girdiği günden 1946 yılında Demokrat Parti'nin kuruluşuna kadar geçen uzun ve kesintisiz milletvekilliği hayatı kendi deyimi ile "Kendi kendini yetiştirme devresi" oldu. Bu yıllar içinde bir yandan Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirirken bir yandan da parti ve parlamento içinde Türk sporunun ana problemleriyle uğraştı. Eski bir sporcu idi. İzmir'de geçen eğitim devresi sırasında Karşıyaka takımında futbol ve basketbol sporlarıyla meşgul olmuştu.Kendi kuşağının hükümet koltuklarını paylaştıkları Saraçoğlu'nun Başbakanlığı devrinde Toprak Kanunu gibi bazı hareketler Menderes'i Halk Partisi içinde muhalefet safına itmiş ve sesi duyulmaya başlamıştı.Adnan Menderes Celal Bayar'ın bir muhalefet partisi kurma niyetini açıklamasından sonra meşhur dörtlü takrire imzasını koyarak CHP'den gürültülü bir şekilde ayrıldı ve Demokrat Parti'nin kurucuları arasına katıldı. O günden sonra adı Celal Bayar Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte duyulmaya başladı.1946 seçimlerini Demokrat Parti kazanamamıştı ama Adnan Menderes'in adı bütün memlekete yayılmıştı. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle Cumhurbaşkanı Celal Bayar tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. Adnan Menderes Demokrat Parti'nin on yıl süren iktidarının ilk ve son başbakanı oldu.Menderes enerjik bir başbakan olarak o zamana kadar alışılagelmiş düzenden dışarı çıkmasını başarmış halkla ilişkilerini son günlerine kadar devam ettirmesini bilmişti. 27 yıl iktidarda kalan CHP DP'nin tam tersine çok bürokratlaşmıştı. Ona oranla halka dayanmasını beceren bir partinin başında Menderes hiç kuşku yok ki büyük ve bulunmaz bir şansa sahipti.Ne var ki serbest teşebbüs ve özel sektöre öncelik tanıyan Menderes politikasının ilk hızı kaybolup birçok eski arkadaşları Menderes'ten ve partisinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlayınca gittikçe yalnızlaşan dinamik ve enerjik adamda bir hırçınlaşma başgösterdi. Ekonomik durum da onun iktidarının ilk yıllarındakinden çok farklı bir manzara arzediyordu. Ve Menderes ile memleket aydınları arasında aşılmaz engeller meydana gelmeye başladı. Nihayet söz fikir ve basın özgürlüklerini kısıtlayan kanunların çıkışıyla öğrenci hareketlerinin patlak vermesi Adnan Menderes'i birden bire güç bir duruma sokuverdi. İşte Demokrat Parti'nin dört kurucusundan biri genel başkanı ve on yıllık başbakanı olan Adnan Menderes 27 Mayıs 1960'a böyle geldi. 27 Mayıs Devrimi'yle beraber anayasayı çiğnemek suçundan bütün arkadaşlarıyle birlikte Yassıada'da kurulan Adalet Divanına sevkedildi. Yapılan duruşmalar sonunda suçlu görülerek idama mahkum edildi. 1 yıl 3 ay 21 gün Yassıada'da tutuklu kalan Adnan Menderes hakkındaki idam kararının tasdikinden 36 saat sonra 17 Eylül 1961 pazar günü öğleden sonra mahkumlar adası İmralı'da asılmak suretiyle idam olundu.Mezarı Yassıada'da kurulan Adalet Divanınca ölüm cezasına çarptırılan iki bakan arkadaşı Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu ile birlikte İmralı adasından yıllar sonra İstanbul Vatan Caddesi'ndeki Anıt Mezar'a nakledildi. |
|
|
|
#7 |
![]() Ruh hali
Mesajlar: 7.725 Konular:
212
Durumu :
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() İletisim :
|
AHî EVRAN
Selçuklu Devleti Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu'da güçlü bir devlet ileri bir uygarlık kurmuştu. Ancak Moğol akınları yüzünden devlet XIII. yüzyılın sonlarına doğru zayıflamaya başlamıştı. Bu mirası ayakta tutabilmek için Anadolu'da yerleşen Oğuz Boyları ayrı ayrı bölgelerde kümeleşmeye başlamışlardı. Nitekim XIV yüzyılın başlarında Anadolu'daki Selçuklu egemenliği sona erdiğinde birçok Türk Beylikleri ayrı ayrı devletler kurmuşlardı. O günlerde (Ahilik) adıyla millî bir dayanışma birliği Anadolu'da sosyal düzenin kurulmasına öncülük etmişti. Hatta bu birlik Osmanlı Devletinin güçlenmesine ve örgütlenmesine yardımcı olmuştu.Ahilik; kasabalara ve köylere kadar yayılan en küçük örgütünden en büyüğüne kadar millî birlik ve beraberliği karşılıklı saygı ve sevgiyi sosyal dayanışma ve yardımı temel ilkeler sayar. El birliği gönül birliği ve kardeşlik havası içinde din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı köklü sağlam düzenli ve millî bir toplum kurmayı amaç bilen tarikat niteliğinde bir kuruluştur. Bu kuruluşa fütüvvet adı veriliyordu. Kendilerine özgü töreleri ve zaviye adıyla tanınan dernekleri vardı. Üyeleri daha çok meslek sahibi esnaftan kişilerdi. Küçük sanatların gelişip yayılmasında sanat erbabının geleneksel kurallara göre yetiştirilmesinde ve ekonomik hayatını düzenlenmesinde bu birliğin büyük faydaları görülüyordu.Fütüvvet ve ahiliğin tarihi eski olmakla birlikte Anadolu'da ahiliğin kurulmasında Ahi Evran'ın öncülük ettiği söyleniyor ve Ahi Evran bu örgütün piri sayılıyordu.Ahi Evran***8217;ın asıl adı Şeyh Mahmud Nasurıddin***8217;dir. Orta Asya***8217;nın Türk bölgesi olan Horasan'dan Anadolu'ya göçmüş XIII. yüzyılın ortalarında Konya'ya gelip yerleşmişti. Hacı Bektaş-ı Velî hakkındaki deyişleri bir araya toplayan Velâyetnâme adlı esere göre Konya'da bir süre oturan Ahi Evran daha sonra Kayseri' ye gelmişti. Burada dericilik mesleğine girmiş deri atölyelerinde çalışan bir işçi olmuştu. Deri terbiye etmenin ham deriyi türlü emek ve uğraşılardan sonra olgun kullanılır duruma getirmenin onun. kokusuna dayanmanın insanı eğitmek onu olgunlaştırmak kadar güç olduğunu bildiğinden bu mesleği seçmişti. Ahi Evran çilesini tamamladıktan ve manevî gücünü de ispat ettikten sonra Kırşehir'e gelmiş ahilik örgütünü burada kurmuştu. Ahi Evran insan nefsinin bir ejder gücünde olduğuna nefsini yenen kişinin dünya hırslarından kinlerinden maddi isteklerinden arınacağına inanmıştı. İşte bu inanca bağlı olarak Ahi Evran'ın nefis denen benlik yılanını içinden söküp atarak bir kamçı gibi elinde taşıdığı söylenmiş kendisine yılanlı ahi anlamına gelen Ahi Evran denilmişti.Yine Velâyetnâme adlı esere göre Hacı Bektaş-ı Velî sık sık Kırşehir'e gelir Ahi Evran'la saatlerce sohbet ederdi. Bir keresinde iki büyük insan yine Kırşehir'de buluşmuştu. Kırşehir'in tanınmış bahçeleri olan Özbağlar***8217;da derin bir sohbete başlamışlardı Bu sırada aşağıdaki derede kurbağalar ötüşüyor bu sohbete onlar da katılıyorlardı. Bir ara Hacı Bektaş-ı Velî kurbağalara seslenerek:* Susunuz ya mübarekler!. demişti. 0 günden bugüne bu derelerde kurbağalar susmuş bir daha ötmez olmuşlardı.Ahi Evran'ın Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi'ye ahilik beratı verdiği tahta çıktığı zaman ahi töreleri gereğince beline ahilik kuşağı bağladığı söylenir. Osman Gazi***8217;nin oğlu Orhan Gazi'ye de büyük saygı gösterdiği ve ahi alayları kurarak onun fetihlerine yardım ettiği bilinmektedir.Ahilik tasavvufî inançlar içinde halka ***8220;eline beline ve diline sahip olma***8221; ilkesini yani hırsızlık ve haramdan uzak durmayı namuslu olmayı sır saklamayı kötü söz söylememeyi telkin etmiştir. İnsanlar arasında ahlâkî prensipleri yaymıştır. İyiye doğruya ve güzele dönük kardeşçe yaşama ilkeleriyle Osmanlı Devletinin sosyal ve ekonomik düzenini ilk esnaf örgütünü kurmuş devletin yardımcısı olmuştur.Ahi Evran'ın kaç yıl yaşadığı bilinmemekle birlikte XIV. yüzyılın başlarında Kırşehir'de öldüğü sanılmaktadır. Ahi Evran'ın hayatı Hacı Bektaş-ı Velî***8217;de olduğu gibi yüzyıllardan beri söylenegelen çeşitli efsanelerle süslendiğinden gerçek yaşantısı unutulmuştur. Ancak onun Kırşehir'deki türbesi çağlar içinde Ahi Ocağı olarak yaşamış ve ziyaret edilmiştir. Ahi Evran adına Ankara'da bir cami yaptırılmıştır. Camiin Selçuklu devri ağaç oyma işlemeli kapı ve pencereleri bugün İstanbul'da Amca Hüseyin Paşa Medresesinde saklanmaktadır.Türk tarihinde birçok ulu kişiler vardır. Bunlar eserleriyle değil fikirleriyle düşüncelerinin toplumlar üzerindeki etkileriyle tanınır ve bilinirler. Ahi Evran da böyledir. Sağlığında yazılı bir eser bırakmamıştır. Yazmışsa da bize kadar ulaşamamış ya da elimize geçmemiştir. Bu ulu kişiler Anadolu'ya doğan zihinleri aydınlatan gönülleri ısıtan toplumları etkileyen onların millî birlik ve dirliğe çağıran güneşler gibidirler. Bundan dolayı unutulmamış dillerde ve gönüllerde yaşatılmıştır. Ahi Evran bu sözlü kültürün en belirgin örneğidir. Onun yedi yüz yıl önce Anadolu'ya ektiği iyilik ve cömertlik tohumları yeşermiş bir fikir ürünü olarak toplumları doyurmuştur. O Türk Kültür Tarihi'nin ölümsüz bir düşünürü bir mürşidi olarak daima yaşayacaktır.
|
|
|
|
#8 |
![]() Ruh hali
Mesajlar: 7.725 Konular:
212
Durumu :
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() İletisim :
|
AKŞEMSEDDİN
Asıl adı Mehmed Şemseddindir. Fatih devri mutasavvıf ve din alimlerinden olan Akşemseddin 1389 yılında Şam***8217;da doğdu. Küçük yaşta babası Şeyh Hamza ile birlikte Anadolu'ya geçerek Göynük'e yerleşti. Burada medrese tahsili gördü müderris oldu. Özellikle hekimlik alanında derin bir bilgi sahibi idi. Çeşitli hastalıkları tedavi ediyor özellikle ruh hastalıklarının tedavisinde başarı gösteriyordu. Bunun için kendisine Tabîb'ül-ervah yani ruhların doktoru deniyordu.Daha sonra tasavvuf yoluna girerek Hacı Bayram-ı Velî'ye intisap etti. Hacı Bayram-ı Velî***8217;nin ölümünden sonra onun halifesi oldu. Akşemseddin daha sonra Edirne'ye geçti. Edirne sarayında bulunan Osmanlı padişahı II. Murad bu genç âşk dolusu her bilgide üstün olgun sofîyi ziyaret eder ve oğlu şehzade Mehmed'in eğitim ve öğretimini üzerine almasını rica eder. Akşemseddin bu teklifi reddetmez. Yıllarca ona bilgi aşılar. Şehzade Fatih padişah olunca da yanından ayrılmaz Onun en yakın hocası ve danışmanı olarak görevini sürdürür. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u kuşattığı zaman bilgisine olduğu kadar şahsına da büyük değer verdiği ak sakallı âlim Akşemseddin de beraberinde bulunuyordu. Âyet-i kerimeleri ve hadîsleri tefsir ederek askere gayret ve cesaret vermeye çalışan Akşemseddin bu arada İslâm dünyasının ulu kişisi Hazret-i Eyyûb el-Ensarî'nin İstanbul surları dibinde bulunduğu bilinen kabrini de bulmak istemişti.Halid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el-Ensarî Hazreti Muhammed'i Mekke'den Medine'ye hicretinde evinde misafir eden Hazret-i Peygamberin bütün gâzâlarında yanında bulunan ve onun sancaktarlığını yapan zât idi. Emevîlerin ilk halifesi Muaviye oğlu Yezîd'in kumandasındaki bir orduyu İstanbul'u fethe gönderdiği zaman çok yaşlı bulunan Halîd bin Zeyd'i de ***8220;uğurlu kişi***8221; olarak bu sefere memur etmişti. İslâm âleminin bu ünlü kişisi İstanbul'un muhasarası sırasında vefat etmiş ve vasiyeti gereğince surların dibindeki bir noktada toprağa verilmişti.İslâm tarihinin verdiği bilgi bundan ibaret kalıyordu. Akşemseddin bu bilgininin ışığı altında Hazret-i Eyyûb'un kabrinin İstanbul surları dibindeki bir noktada olduğunu biliyordu.Bundan sonrasını XVII. yüzyılın büyük yazarı Evliya Çelebi ünlü seyahatnâmesinde şöyle nakletmektedir:***8220;Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethederken yetmiş yedi kibar ehlullah Ebâ Eyyub'un kabrini tecessüse koyuldular. İçlerinden Akşemseddin:***8220;Beyim Alemdâr-ı Resulullah Ebâ Eyyûbü'l-Ensârî bu mahalde medfundur diyerek bir hıyâban-ı orman içre girdi. Bir seccade yaydırıp namaza durdu. İki rekâttan sonrâ selâm verip tekrar secdeye vardı ve rahat bir uykuya dalmış gibi öylece kaldı. Birçok kişiler Efendi Hazretleri Eyyûb'un kabrini bulamadığı için hicâbından uykuya vardı diye târizler ettiler. Bir saat sonra Akşemseddin Hazretleri seccadeden başını kaldırıp mübarek gözleri kan çanağını andırır hâlde Fatih Sultan Mehmet Han'a hitâben:***8211; Hünkârum hikmet-i Hüdâ... Seccademizi tam Hazret'in kabri üzerine sermişler! diye konuştu.Bunun üzerine seccadenin bulunduğu yer derhal kazıldıkta üç zira (eski bir ölçü) derinlikte dört köşe yeşil bir somaki taş ortaya çıktı ve üzerinde kûfi yazı ile ***8220;Hâzâ Kabri Ebâ Eyyûb-ül Ensarî***8221; dive yazılmış olduğu görüldü. Taş kaldırıldığında Hazret-i Eyyûb'un ter ü tâze vücudu safran ile boyanmış kefeni içinde ortaya çıktı. Sağ elinde tunç bir mühür vardı. Taş tekrar yerine kapatıldı üzeri örtüldü...İşte; asırlardan beri İstanbul'un başlıca ziyaret yeri olan Eyüp Sultanın kabri böylece bulunmuştu. Sonra bu kabre şaheser bir türbe yapıldı.İstanbul kuşatmasının ellinci gününden sonra büyük bir Haçlı ordusu ile donanmasının Bizans***8217;a yardıma yetişmekte olduğu haberi askerin morali üzerinde olumsuz bir tesir yapmaya başlamıştı. İşte o zaman ortaya çıkan ak sakallı Akşemseddin orduya hitâben tarihi konuşmasını yaparak mânevi gücü tekrar yerine getirmesini bilmişti:***8220;Ey asker... Biliniz ki bu fetih Cenâb-ı Hak katında size ve Sultan Mehmet Han'a takdir kılınmıştır. Kim ki bundan şüphe eder imândan sapıtmış olur...***8221;Hazret-i Eyyûb'un kabrini keşfettikten sonra mânevi değeri asker nazarında pek büyümüş olan Akşemseddin'in bu sözlerine herkes imânı ile inanmış ve üç gün sonra tarihin en büyük zaferine ulaşmasını bilmişti.Fatih İstanbul***8217;un fethinden sonra bir ara hocasından kendisini dervişliğe kabul ederek irşatlarda bulunmasını ister. Akşemseddin bu teklifi:* Sen devlet işlerini gereği gibi yerine getirmeye ve saltanatı devam ettirmeye mecbursun ve bununla görevlisin. Sen benim halvetime girersen dünyanın düzeni bozulur. Senin sâlik olman değil mâlik olman lâzımdır...diyerek şiddetle reddetmiştir. Artık kendi görevinin de bittiğine inanmıştır. Padişahtan Göynük'e gidip orada dersleriyle uğraşması için izin ister. Fatih hocasını bırakmak istemese de sonunda çare olmadığını görür. Hocasını Göynük'e uğurlar. Göynük'te bir köşeye çekilerek öğrencileri ve kitaplarıyla baş başa kalan Akşemseddin Fatih'e yazdığı mektuplarda Ona yeni ufuklar açar. Ömrünün son altı yılını Göynük***8217;te zikir ibâdet ve fakir hastaları tedavi ile uğraşarak geçirdi. 1459 yılında Göynük'te vefat etti. Akşemseddin'in bugün İstanbul Feyzullah Efendi Kütüphanesinde bulunan Hayatın Maddesi ve Tıp adında Türkçe elyazması iki büyük cilt eseri vardır. Ayrıca Hall-i Müşkilât ve Makâmât-ı Evliyâ gibi eserleri bilim dünyasınca tanınmaktadır. Herhalde onun en büyük eseri Fatih Sultan Mehmed gibi büyük bir devlet adamını yetiştirmiş olmasıdır.
|
|
|
|
#9 |
![]() Ruh hali
Mesajlar: 7.725 Konular:
212
Durumu :
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() İletisim :
|
ARSLAN BEY
Anadolu***8217;da Selçuklu Sultanlığı***8217;nı kuran Oğuz Türkmenleridir. Bu gün Anadolu***8217;yu dolduran Türklerin ataları da Oğuzlardır. Oğuzlar X. yüzyılda Müslümanlığı kabul edince Türkmen adı ile anıldılar. Oğuzların ana yurdu ormanlarla kaplı olan Tanrı Dağı***8217;dır. Oğuzlar bu dağa ***8220;Gökmen Adağı***8221; derlerdi. Atalarımız Orta Asya***8217;da bulunan bu ilk Türk yurduna (Ortaçağ) doğusuna (Hatay) batı illerine de (Horasan) adını vermişlerdi. Oğuzlar Ortaç Elinde 34 boy olarak yaşamakta idiler. Sağ tarafa düşen on iki kabileye (Bozoklar) sol taraftaki on iki kabileye (Üçoklar) denilmekteydi. Bozoklar Oğuz Atanın (Günhan) (Ayhan) (Yıldızhan) adı oğullarından türediler. Üçoklar ise Oğuz Atanın (Gökhan) (Dağhan) (Denizhan) oğullarından çoğaldılar.Oğuzların Üçok***8217;larından (Kınık) boyu başbuğlarından Selçuk XI. yüzyılda Büyük Selçuklu İmparatorluğunu kurmaya muvaffak oldu. Selçuk***8217;un babası Dakak Uygur Türkleri ülkesinde yaşamakta idi. Ölümünden sonra oğlu Selçuk Uygur Hükümdarı Beyğu Han***8217;ın hizmetine girerek subaşılık rütbesine kadar yükseldi. Fakat Han***8217;ın karısı Selçuk***8217;u öldürtmek istediğinden o maiyetindeki Oğuzlarla beraber Seyhun Nehri kenarında bulunan Cent şehrine gelerek yerleşti. Selçuk civarındaki kavimlerle muharebeye girişerek az zamanda bir şöhret kazandı. Cesur olduğu kadar kuvvetli bir ahlaka da sahipti. Onda devlet kuruculuğu vasfı da bulunduğundan kısa bir zamanda Horasan Elleri Türkmenleri Selçuk***8217;un etrafında toplandılar. Selçuk***8217;un han seçilmesi hakkında şu tarihî rivayet vardır:Günlerden bir gün Oğuz Beyleri okdanlıklarından birer ok çıkartıp bir yere toplandılar. Bir çocuğun gözlerini bağlayarak bu oklardan bir tanesini ona çektirdiler. Bu ok başbuğlardan Selçuk***8217;a aitti. Selçuk***8217;u han seçtiler. Onu Oğuz töresince bir ak keçeye oturtup dokuz defa havaya kaldırıp ordugahta dolaştırdılar. Sonra önünde diz çöküp bakır kaplarla kımız içtiler. Bütün Başbuğlar:***8220;Selçuk devletin kutlu olsun! Seni han tanıdır.***8221; Diye and içtiler.Ozanlar kopuzlarıyla Oğuzname***8217;den parçalar okudular. İşte bu suretle Selçuk Selçuklu Devletini kurmuş oldu.Selçuk***8217;un (Arslan Mikail Musa Yunus) adında dört oğlu vardı. Selçuk bu oğullarından en fazla Mikail***8217;i seviyordu. Mikail bir kale muhasarasında şehit düştü. Bundan sonra Selçuk***8217;un Mikail***8217;in oğulları olan (Çakır) ile (Tuğrul)***8217;a karşı sevgisi fazlalaştır. Fakat oğullarından en ulusu Arslan Bey***8217;di.O sıralarda Samanoğulları hükümdarı Selçuk***8217;tan yardım istedi. Selçuk da oğlu Arslan Bey***8217;i bir kuvvetin başında bunlara gönderdi. Arslan Bey çok cesur ve yiğit bir kumandandı. Yaptığı savaşlarda büyük muvaffakiyetler gösterdi. Maveraünnehir***8217;in asayişini bozan kavimleri birer ikişer mağlup ederek sindirdi. Bir müddet sonra Selçuk Han 1030 tarihinde yüz yedi yaşında olduğu halde vefat etti. Artık devletin idaresi Arslan Bey***8217;e kalmıştı. Fakat Arslan Bey***8217;in kuvvetlerinden o devirde devlet kurmuş olan Samanoğulları Karahanlılar ve bilhassa Gazneliler korkmaya başladılar. Gazneli Mahmut kendi devletine bir tehlike olarak gördüğü Arslan Bey***8217;le dostluk içinde geçinmenin çarelerini aramaya başladı.Bir gün Gazneli Mahmut Arslan Bey***8217;e bir elçi gönderdi. Arslan Bey de bu elçiye lazım gelen saygıyı gösterdi. Elçi Arslan Bey***8217;e Gazneli Mahmut***8217;un selamını söyledikten sonra şunlara tebliğ etti:Gazne Sultanı diyorlar ki biz daima Hindistan***8217;a doğru sefer ediyoruz. Bize birçok Müslüman devletler yardım etmek dileğinde bulunuyorlar. Hayret ettiğim şudur ki hiçbir gün Selçuk Oğullarından bir bölük olsun bizimle birlikte cenge iştirak etmiyor. Eğer sizler de Hindistan seferlerine iştirak etme arzusu gösterirseniz Gazne***8217;ye gelip benimle görüşürsünüz!. Arslan Bey elçiye şu sözü verdi: Eğer sultanınız biz Selçuk Oğullarından faydalanmak arzu ediyorlarsa biz kavgadan hiçbir zaman kaçmayız. Derhal Hint seferlerine iştirak ederiz. Bu hususu görüşmek üzere Gazne***8217;ye geleceğim!Hakikaten bir müddet sonra Arslan Bey yavuz delikanlılardan oluşmuş ve her türlü teçhizatı tamamlanmış olan 10.000 kişilik Türkmen alayı ile Horasan***8217;dan kalkıp bu günkü Kabil şehri civarında bulunan Gazne şehrine gitti. Gazneli Mahmut bu büyük kuvvetin başkentine yaklaştığını duyunca korktu. Bu kuvvetler Gazne civarında ordugah kurup konakladılar. Bundan telaşa düşen Gazneli Mahmut Arslan Bey***8217;e hemen bir adamı ile şöyle bir haber gönderdi:Hind***8217;e henüz bir seferimiz yoktur. Kuvvetlerinizi geri çekiniz Yalnız kumandanlarınızı sarayımda misafir edeceğim. Arslan Bey Sultanın bu arzusunu kabul ederek kuvvetlerini geri çekip yalnız 300 yiğitle Gazne şehrine girdi. Küheylan atlar üzerinde birbirinden güzel bu yiğit delikanlıların Gazne sokaklarından geçişi büyük heyecan uyandırdı. Oğuzlar simaca pek güzel insanlardı. Beyaz tenli al yanaklı ve kumral saçlı iri vücutlu idiler. Oğuzlar Türk kavimleri içinde en cesurları ve en zekileriydi. Oğuzların güzelliği dillere destan hele ahlakları bütün Asya kavimlerince hürmete şayandı.Arslan Bey yanında oğlu Kutulmuş olduğu halde Gazne Sultanı***8217;nın muhteşem sarayına gitti. Saray ağaları Arslan***8217;ı karşılayarak Sultan Mahmut***8217;un huzuruna çıkardılar. Bu saray o devirde dünyanın en zengin saraylarından biriydi. Gazneli Mahmut sarayında devrinin en yüksek alim ve sanatkarlarını toplamış meşhur Şair Firdevsî bile Gazne sarayında Şehname***8217;sini yazıp bitirmişti. Sultan Mahmut altın bir taht üzerinde oturmuş vezirleri de sağında ve solunda el pençe divan durmakta idiler. Arslan Bey salona girince gayet terbiyeli bir tavırla ilerleyerek eğilip yeri öptü. Arslan***8217;ın bu terbiyeli hali Sultan Mahmut***8217;un çok hoşuna gitti. Bunun üzerine Arslan Bey***8217;e ikramlarda bulundu. Kendi tahtının yanına altından bir kürsü konulmasını emretti. Derhal sultanın yanına alın kürsü konuldu. Gazneli Mahmut misafirini yanına oturttu. Bir müddet Arslan***8217;la görüştükten sonra dernek kurulmasını emretti. Birçok vezirler ve ağalar yerlerine oturarak divan toplantısı yapıldı. Gazneli Mahmut Arslan Bey***8217;in de bu dernekte bulunmasından dolayı hoşlandı. Biraz sonra Gazneli Mahmut seçkin misafirine dönerek dedi ki:Eğer ihtiyacımız olursa bize ne kadar askerle yardım edebilirsiniz? Arslan Bey yanında bulunan okdanlıktan bir ok çıkartıp Sultana gösterdikten sonra: Her zaman bu oku oymağıma gönderirseniz size derhal 10 000 sipahi gönderebilirim! diye cevap verdi. Bu vaadden son derece bahtiyarlık duyan Sultan: Tekrar asker istersem? Diye sordu. Arslan ikinci bir ok çıkardı: Bu ok da 10 000 askere muadildir. Sultan Mahmut hayretle: Daha istersem? diye sordu. Arslan Bey bir üçüncü ok çıkardı: Bu da 10 000 askere işarettir. Sultan Mahmut***8217;un gözleri açıldı ve divanda bulunanlar hayretlerini gizleyemediler. Sultan Mahmut misafirini sonuna kadar yoklamak kararında idi: Bu askerler kafi gelmezse? O zaman Arslan Bey omuzunda asılı olan yayı çıkararak vakur bir sesle: Ne zaman bu yayı oymağımıza gönderirseniz dedi; derhal 30 000 asker emrinize gelir! Bu sözleri duyan Sultan***8217;ın tavrı derhal değişti. İçine bir korku ile beraber bir de kin düştü. Dernekte bulunanların da tavırları değişti. Sevgi ile başlayan bu görüşme bir kinle sona erdi. Biraz sonra Arslan Bey oğlu Kutulmuş***8217;u alarak sultanın huzurundan ayrıldı. Gazneli Mahmut vezirlerine döndü:Bir adam ki üç ok ve bir yayla 60 000 kişiyi silah erzak ve mühimmatı ile toplayabiliyor; onu küçümsememek lazımdır.Vezirler hep bir ağızdan cevap verdiler: Bu adam devletimiz için büyük tehlikedir. Bunun üzerine Gazneli Mahmut Arslan Bey hakkında kötü şeyler düşünmeye başladı: Mademki Arslan elimize düşmüştür; onu sağ bırakmayalım. Sultanın fikri vezirler tarafından hemen benimsendi. İçlerinden biri: Arslan ve kumandanlarını bir nehre atıp boğalım! diye bir teklifte bulundu. Önce Gazneli Mahmut kendisine misafir gelen bir adamın boğulmasına rıza göstermedi; fakat:Arslan***8217;ı yakalayıp Hint hududundaki ***8220;Kalincer***8221; kalesine hapsedebiliriz dedi ve gerekli emri verdi. Zavallı Arslan Bey misafir kaldığı bu sarayın altın yaldızlı bir odasında oğlu ile beraber uykuda bulunuyordu. Sabaha karşı birden bire odasının içine ellerinde kılıçlarıyla on tane saray muhafızı girerek uykuda bulunan Arslan ve oğlunun üzerine saldırdılar. İkisini de kıskıvrak bağladılar.Arslan Bey ne olduğunu ve neye uğradığını bilemedi. Tanrı misafiri bulunduğu bu sarayda bir hıyanete kurban gittiğini anladıysa da iş işten geçmiş bulunuyordu. Gazneli muhafızlar onu elleri bağlı olduğu halde Hint hududundaki bir dağ üzerinde bulunan kalın duvarlı Kalincer kalesinin karanlık bir odasına hapsettiler.Selçuk***8217;un büyük oğlu Arslan Bey Gazneli Mahmut***8217;un hilesinin kurbanı olarak bu karanlık taş odada ömrünü tamamladı. Fakat Türkler Gaznelilerden bunun intikamını almaya ant içtiler. Nihayet Selçuk***8217;un torunlarından Çakır ile Tuğrul beyler Gazneli Mahmut***8217;un oğlu Mesud***8217;u ***8220;Dandanakan***8221; sahrasında mağlup ederek Gazneli Devletini tarihten sildiler. Gazneli Mahmut Arslan***8217;ın oğlu Kutulmuş***8217;u serbest bırakmıştı. Kutulmuş***8217;u da saltanat kavgası yüzünden Alpaslan öldürttü. Fakat Kutulmuş***8217;un oğlu Süleyman Anadolu Selçuklu Devletini kurmaya muvaffak olarak Oğuz Türkmenlerinin Anadolu***8217;da ebediyen yaşamalarını sağlamış oldu.
|
|
|
|
#10 |
![]() Ruh hali
Mesajlar: 7.725 Konular:
212
Durumu :
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() İletisim :
|
ATTİLÂ
Büyük Türk-Hun İmparatoru'dur. 395 yılında doğdu. Hun Devleti'nin kurucularından Muncuk'un oğludur. 434 yılında kardeşi Bledu ile birlikte İmparatorluğun başına geçti. Bir süre sonra kardeşinin öldürülmesiyle Tuna kıyılarından Çin Seddi'ne kadar uzayan imparatorluğun tek hâkimi oldu. 750 bin kişilik ordusuyla Galya şehirlerini alt üst etti. Orleans'ı kuşattı. Kuzey İtalya'yı silindir gibi ezip geçti. Avrupa'yı titreten bir cihangir oldu. 453 yılında öldü.Tıpkı Büyük İskender gibi bütün dünyaya hâkim olmak ihtirası ile dopdolu bulunan Attila bu büyük emelini tamamen gerçekleştiremedi. Ancak tarihin tanıdığı en ünlü cihangirlerden biri oldu.Gençliğini barış için rehin olarak Roma'da geçirmiş bu yüzden Roma kültürünün yanı sıra zaaflarını ve karakterlerini incelemişti. Latince'yi de ana dili gibi öğrenmişti. Hükümdar olduktan sonra Romalılar hakkındaki bütün bu bilgilerini en iyi şekilde değerlendirmeyi başardı. Attilâ önce Doğu Roma'yı hedef aldı. Bizans üzerine yürüdü. Kendisinden aman dileyen İmparatoru yıllık vergiye bağladı. Bir süre sonra vergisini ödemeyen imparatora bunu pek pahalıya ödetti. Balkanlardan Mora'ya oradan İstanbul kapılarına kadar olan bölgeyi ele geçirdi. Bizanslılar vergiyi iki misline çıkartarak İstanbul'u kurtardılar. Fakat bu arada Bizans İmparatoru III. Valentinianus bir suikastçi göndererek Attilâ'yı öldürtmeye teşebbüs etti. Bu teşebbüs sonuçsuz kaldı. İmparator bu kez kendi emriyle suikasti hazırlayanın kafasını kestirip Attilâ'ya göndermekle kendisini temize çıkarmaya kalkıştı. Bu arada III. Valentinianus'un hayatı boyunca evlenmemeye mahkum ettiği kız kardeşi rahibe olarak kapatıldığı manastırdan Attilâ'ya bir nişan yüzüğü göndererek kendisiyle evlenmeye hazır olduğunu bildirdi. Bütün Avrupa'ya dehşet saçan Attilâ Bizans İmparatoru'na daha sert bir mesaj göndererek nişanlısının kapatılmış bulunduğu manastırdan serbest bırakılmasını ve müstakbel eşine çeyiz olarak Batı Roma İmparatorluğunun yarısının verilmesini istedi. III. Valentinianus Büyük Türk-Hun İmparatoru'nun bu teklifi karşısında kara kara düşüncelere daldı. Bunun verdiği huzursuzluk bütün Bizans'ı kapladı. Doğu Roma İmpatorluğu sınırları içinde bitip tükenmek bilmeyen korkulu günler ve aylar başladı Attilâ'nın bütün emeli Batı ile Doğu Roma İmparatorluklarının kendisine karşı birleşmelerini önlemekti. İki cephede birden savaşmak istemiyordu. Doğu Roma'yı bu huzursuzluğun içinde bıraktıktan sonra ani bir kararla Batı Roma'ya yürüdü. Bir hallaç pamuğu gibi attı Batı Roma İmparatorluğu'nu. Roma'ya girmesinin gün meselesi halini aldığı bir sırada Papa III. Leon bizzat Attilâ'nın karargâhına giderek Roma'yı çiğnememesi için ricada bulundu. Hattâ bunun için kendisine yalvardı. Papanın bu yalvarışı karşısında istilâyı durdurmayı kabul eden Attilâ Romalıları çok ağır bir vergiye bağladı.Sekiz yıl içinde bütün Avrupa'da eşi görülmemiş ölçüde büyük bir istilâda bulunan Attilâ korku ve dehşet ifade eden tek isim oluvermişti. Bu yüzden son derece âdil bir hükümdar olmasına rağmen bütün Avrupa kendisini barbar gözüyle gördü. Onun etrafına saçtığı büyük korku ve dehşetin psikolojik bir sonucu olmuştu bu yanlış teşhis... Attilâ yalnız büyük bir istilâcı ve yaman bir komutan değil mükemmel bir hükümdardı. Tarih onu milletine medenî bir düzen veren ve dünyada posta teşkilatını kuran ilk kişi olarak tanır.Attilâ'nın ilk eşi ve baş kadını Arıkan idi. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu İlek'in anası olan Arıkan'dan başka bir kaç kadın daha almıştı. 453 yılında büyük Türk-Hun İmparatorluğu'nun başkenti olan Etzelburg'da (Bugün Macaristan sınırları içinde bulunan Attila şehri) İlkido adında genç bir kızla evlendi. Elli sekiz yaşında olmasına rağmen son derece dinç ve kuvvetli idi. Zifaf gecesinin sabahında bütün Avrupa'yı tir tir titreten cihangir yatağında ölü bulundu. Ağzından burnundan boşanan kanlarla bütün yatak kıpkırmızı olmuştu. Ölümünün şiddetli bir burun kanamasından mı bir hastalıktan mı yoksa bir suikast sonucu mu meydana geldiği kesinlikle anlaşılamadı. Cenazesi ölümünün ertesi günü yapılan çok büyük bir törenle kaldırıldı. Cesedi altın bir tabuta konulmuştu. Bu tabut önce gümüş sonra da demir bir mahfazanın içine yerleştirilmiş ve böylece toprağa verilmişti.Attilâ ölümünden sonra kimse tarafından rahatsız edilmeden ebedî uykusunu uyumak isterdi. Bunu böyle vasiyet etmişti. Bu nedenle mezarını kazıp kendisini toprağa verenler okla vurulmak suretiyle hemen oracıkta öldürüldü. Sonra mezarının yanından geçmekte olan bir çayın mecrası değiştirildi. Sular başta tarafa muhtemel olarak mezarın üzerinden verilen yeni mecrasına akıtıldı. Böylelikle büyük cihangirin son arzusu yerine getirilmiş oldu. Ne yazık ki bugün mezarının yeri dahi bilinmez... |
|
![]() |
| Etiketler |
| adan, büyükleri, türk, zye |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| A'dan Z'ye Bütün ProgramLar [Tek Tıkta Indir] | antuyaso | +Program Download Forum | 22 | 01-09-2011 11:04 |
| Atatürk'ün Sözleri - Türk Ordusu - Türk Askeri - Vatan Savunması | oğuzcan | Mustafa Kemal Atatürk | 0 | 10-16-2010 22:46 |
| A'dan Z'ye Satranç Tarihi | antuyaso | Satranç | 0 | 09-12-2010 19:10 |
| A'dan Z'ye Oyunlar'ın CD KEYLERİ & Game CD Key List 3.80 Programı | oğuzcan | Oyun Yamaları ve hileleri | 1 | 08-26-2010 14:55 |
| A'dan Z'ye Oyunlar'ın CD KEYLERİ & Game CD Key List 3.80 Programı | sinan | Oyun Yamaları ve hileleri | 0 | 07-09-2010 10:10 |